İlkler...

İlk Yalnızlık!

Zeynep anneyi ve Nursen'i yolcu ettikten sonra, Celil'le ilk kez, "yabancı" olduğumuz ve artık "turist" olmadığımız bir coğrafyada yalnız kalıyoruz: Edi ve Büdü!
Önce anlamıyoruz; zaten taşınma sebebiyle ruhen ve bedenen çok yorgunuz. Uyuyoruz biraz, öğlene doğru kalkıyoruz. Eee ne olacak şimdi? Gelelim gelelim diyorduk, geldik! Ne yapıyoruz? Plan ne?
Bu soruları biraz daha ertelemeye karar veriyoruz çünkü ertesi gün ilk misafirimiz gelecek. Zeynep anne ve Nursen'i, misafirden saymıyoruz zira temizlik, ütü, ev işi yapan misafir olmaz :)
Selin, kalan eşyalarımızın bir bölümünü de getireceğinden hala tam yerleşmiş sayılmayız; tatilci gibiyiz düşüncesiyle gerçekleri 1 hafta daha erteliyoruz.


Markete gidiyoruz, elde sözlük neyin ne olduğunu çözmeye çalışıyoruz. Montenegro'nun balları meşhurdur. Bal reyonunda aklımız oynuyor. Kireç balı, limon balı, acı bal, akasya balı, çiçek balı... Un reyonunda şok geçiriyoruz. 100 çeşit un var, her biri başka renk ambalajlı ve üstünde sayılar yazan unlar. Hepsinin üstünde pasta, börek, ekmek resmi... Görevliye soruyorum ya da ben sorduğumu zannediyorum ama boş gözlerle bana bakıp; benim "brji brji" olarak algıladığım dilinde bir şeyler söylüyor. Sonuç: ortalama sayı olan 400'ü ve mavi renkli olanı seçiyorum; amca bana sempatik geliyor :)
(Merak edenlere! O sayılar unun ne kadar kalın olacağını belirliyormuş meğer. 400 pudra şekeri gibi çıktı, bizim alıştığımız un 950'ymiş :) )


Market sonrası fırına gidiyoruz. İstanbul'da ekmek yemeyen bizler, iki fırının tam ortasında oturmamız ve 24 saat sıcak ekmek bulabilmemiz sebebiyle ekmeksever insanlar oluyoruz. Buranın ekmeği de güzel yahu! Bu dilde, önce ekmek istemeyi öğreniyorum: "Jedan mali hleb molim" (Bir küçük ekmek lütfen). Aç kalmamak önemli :)

Ev temiz, dolap dolu, sabah Selin gelecek. Yalnız geçirdiğimiz ilk gece, havadan sudan konuşup yatıyoruz. Bir lafla dökülebiliriz ikimiz de, en iyisi halen tatilde hissetmek...

İlk Misafir: Selin! 

Selin, benim Boğaziçi'nden arkadaşım. Psikolojik danışmanlık okumuş, rehberlik yapmış, cruiselarda çalışmış, halen özel bir okulda psikolojik danışman olarak çalışan; hayat enerjisi tarifsiz, bir olayı anlatışıyla size bütün ortamı ve olayı eksiksiz yaşatan, müthiş zeki ve maceracı, nevi şahsına münhasır bir insan! O kadar doğru bir zamanda geliyor ki bizi ziyarete anlatmak mümkün değil!



O dönemde arabamız olmadığından kendisine transfer ayarlıyoruz. Şahane gülümsemesi ve tüm enerjisiyle arabadan inip, "Kızım acil kahve içmem lazım ve hemen gezmeye başlamamız lazım!" diyor. Evet o bir bağımlı! Kahvesiz ve gezisiz bir hayat düşünülemez :)






İlk gün Tivat'ı gezdiriyoruz Selin'e. Hava o kadar güzel ki, haberlerde duymaya alıştığımız "Balkanlardan gelen soğuk hava" söylemini tamamen yalanlıyor. Selin evimize de, şehre de bayılıyor. Bizi bütün enerjisiyle tekrar ikna ediyor resmen. "İyki gelmişiz" diyoruz.



Ertesi gün 1 haftalığına araba kiralıyoruz. Başlıyoruz gezmeye. Ülkede görülmedik yer bırakırsak Selin bizi öldürür :) Bir yandan turistik gezi yaparken, diğer yandan da tencere, tava alışverişi yapıyoruz. Her şeyin markasına, fiyatına, nerden geldiğine de bakıyoruz tabii ki; zira henüz tam olarak ne iş yapacağımıza emin değiliz. Celipe'yi kurarken halı, kilim, travel şeklinde kurduğumuzdan, her işi düşünüyoruz. Onu mu yapsak, bunu mu yapsaklar sürekli sohbet konumuz. Ben Skype üzerinden çalışmaya devam ediyorum ancak İstanbul'da senelerce yaptığım organizasyon işini burada yapmam pek mümkün gözükmüyor; Celil için de durum aynı.

                






Selin'le Risan, Perast, Kotor, Budva, Cetinje, Lovcen vs. her yeri geziyoruz. Yazın hepsini gezip, her şeyi araştırdığımızdan ben sürekli her şeyi anlatıyorum. Şükür ki ne Selin ne ben konuşmayı pek sevmeyiz, turlar Celil için epey sessiz geçiyor!!!



İlk Kuzey Yolculuğu:

Tatilinin son gününde Selin, ülkenin kuzeyinde dağların içine oyulmuş Ostrog Manastırı'nı görmek istiyor. Hava yine bol güneşli, bizim de görmediğimiz bir yer olduğundan heyecanla yola koyuluyoruz. Montenegro'da öyle manzaralar eşliğinde yolculuk yapıyoruz ki; mecburen durup fotoğraflıyoruz ve 2 saatin sonunda Niksic şehrine varıyoruz.



Tesadüfen "Pekara"ya oturuyoruz. Pekara, ekmek ve börek satan yerlere deniyor; pasta veya tatlı oralarda pek satılmıyor ancak bu pekara başka pekara çıkıyor. Hala tadı damağımda olan inanılmaz tatlılar yiyoruz! Bu ülkenin insanı iri olduğundan, porsiyonları da oldukça büyük. Büyük pizzanın 1.6 kg olduğu, her yemeğin yanında gramajın yazdığı bir coğrafyada gelen tatlıların büyüklüğünü bir hayal edin. Ya da etmeyin buyrun bakın.

  
Tatlıyı yiyip Ostrog'a doğru yola koyuluyoruz. Bu ülkede, mesafeye bakarak yolun ne kadar süreceğini bilemeyeceğimizi o gün öğreniyoruz...  25 km yolumuz 1 saatten uzun sürüyor; varın yolu siz hayal edin! Gördüğümüz yer çok güzel olsa da bir süre oraya gitmeye tövbe ediyoruz :D





Sümela Manastırı'nı andıran Ostrog, Balkanlardaki Ortodoksların hac merkezi. Yüksek bir dağın tepesine kurulmuş, halen aktif bir manastır olan Ostrog'a yürüyerek çıkıyorlar.




Gittiğimize tabii ki değiyor ve aslında bir açıdan bugün yaptığımız işin de yolunu açıyor. Eve döndüğümüzde Selin kesinlikle tur yapmamız gerektiğini söylüyor bize. Kendisi deneyimli bir rehber olduğundan; ülkenin turizm konusundaki acemiliklerini hemen farkediyor ve bana kesinlikle turizmle alakalı bir şey yapmamı öğütlüyor. İşte Celipe Travel'ın tohumu bu şekilde atılıyor.






Havaalanında İlk Veda:

Selin'i havaalanına bırakıyoruz ve asıl hayat o andan sonra başlıyor. Bundan böyle yeni bir ülkede bir başımızayız. Esas macera, bundan sonra başlıyor!


Gizli Kahraman

Montenegro'da Ev Arayışı
Yer: İstanbul
Tarih:Ekim 2015

Kışını da görelim diye geldiğimiz ve serüveni şirket açarak tamamladığımız o mutlu geziye çıkmadan önce; internette ev aramaya başlıyorum. Amacım biraz piyasayı öğrenmek, evlerin durumuna bakmak. İnanılmaz ama hiçbir veriye ulaşamıyorum. Sezonluk ve günlük yüzlerce ev ilanı varken, uzun dönem yani bildiğimiz yıllık kiralama yapan kimseciklere ulaşamıyorum. Başlıyorum günlük kiralama yapanlara tek tek mail atmaya. Kimiyle dilde ortaklaşamıyoruz, kimi yıllık ev kiralayanı ancak gelip bulursun, kimi de her hafta çıkan bir dergi var onu al diyor. İçlerinden biri bana bir mail adresi veriyor. Bu kadına mail at, o sana bulur diyor. Ben hem seviniyorum, hem de bir ülkede nasıl İngilizcesi de olan bir tek emlak sitesi olmaz anlam veremiyorum.
Okuyucuya not: 1 senede bolca emlak sitesi türedi bu arada ama güvenilir olanları bulmak gerek. En son aynı evin 5 kez satıldığına dair haber aldık. Ruhsatsız ev satışı vs. Yok yok. Siz siz olun; avukatsız, danışmansız alım yapmayın. Kiralama kısmında, ülkenin turistik şehirlerinde hala çok alternatif yok zira kimse evini uzun dönem kiralamak istemiyor. 

Maili yazıyorum. İlla ki Kotor kaleiçinde ev istiyorum. Yaz tatilindeyken, aklımı alan Kotor'un bir köşesinde durup, kaleiçinde bir evimiz olsun diye dilemişim; üstüne de taşınmaya niyetlenmişim madem, Kotor'da bir evim olsa çok mu? Mailime cevap geliyor. Kotor eski şehirde oturma isteğimi hiç anlamlandıramayan Sandra, bana başka alternatifler sunuyor. 3 alternatif de Tivat'ta ve biz yazın sadece Tivat'ı görmemişiz tüm güney şeridinde. Yok diyorum. Kotor Old Town olsun, çamurdan olsun. Bana bir evin fotoğraflarını yolluyor, gayet güzel ev. Kira da makul. 1 aylığına tutuyorum. Geldiğimde başka evlere de bakarım diyorum. Kabul ediyor.



Zehra Teyze Sen Bizim Her Şeyimizsin!
Yola çıkmamıza çok az zaman kala alıyor beni bir telaş. Celil de ben de o kadar heyecanlıyız ki, akli melekelerimiz pek yerinde değil. Her gördüğümüz yeri beğenebilir, sonrasında pişman olacağımız bir şey yapabiliriz. Bizi gerektiğinde frenleyecek, gerektiğinde cesaretlendirecek bir büyük olsa başımızda diyoruz ama herkesin işi gücü var.

Bu hayatta geç bulduğum ama bulduğum an kızı olduğuma kesinlikle kanaat getirdiğim; Beşiktaş'taki  alt komşularımından birinin annesi birinin teyzesi olan canım Zehram teyzem, ta Samsun'lardan yetişip, "Sen ihtiyacım var dersin de ben gelmez miyim!" diyerek alıyor biletini. Daha önce hiç yurtdışına çıkmamış ve yabancı dili de çok fazla olmayan, ancak bütün dünyayı yerinden oynatacak bir yüreğe ve özgüvene sahip Zehra teyzem, iki saniye bile tereddüt etmiyor. Zehra teyzeye gelmeden öyle bir Kotor anlatıyorum ki, resmen cennetten bir köşe. Dolayısıyla beklenti büyük. Biz gideceğiz, 8 gün sonra da o gelecek; plan bu.




Kotor'un Kışı
Yer: Kotor
Tarih: Kasım 2015
Günün sözü: Allah kimseyi soğukla terbiye etmesin :)

Kotor'a varıyor, Sandra'yla buluşuyor ve eski şehrin göbeğindeki evimize kavuşuyoruz! Gözümüze her şey önce çok güzel görünüyor ancak kısa bir süre sonra yüzümüze soğuk hava dalgası çarpıyor! Evde ısıtma yok, aylardan kasım, gece 3 derece, ev 110 metrekare ve tavan 4 metre, evin salonunda bir klima var ve bunun bizi ısıtması bekleniyor! Sandra'yı arayıp donarak can vereceğimizi söyleyince, bize 2 adet tekerlekli radyatör yolluyor sağolsun ama onların bile; nemi çekmiş, onca zaman ısıtılmadan kalmış taş binaya pek etkisi olmuyor.

Çok yorgunuz; içlikti, bereydi ne varsa giyip yatıyoruz. Sabah ola hayrola temennimiz sabah saat 5:30 civarı inşaat gürültüsüne ve çan seslerine karışıyor. (Kotor'u görmüş olanlar bilirler, eski şehirde oldukça fazla kilise vardır. Her kilise sırayla çan çalmaya başlayınca o ses 1 saat kadar sürüyor ve o döngü gün içinde bir çok kez tekrarlanıyor.) Çanlardı, inşaat sesiydi derken hemen karşımızda bir  müzik okulu olduğunu farketmemiz de gecikmiyor. Madem uyku yok, o zaman kalkıp dışarı çıkıyoruz çünkü eve hiç güneş girmiyor. İlk gün farketmemişim; pencereler benim boyumun üstünden başlıyormuş zaten :) Eski şehrin dar sokakları nedeniyle evin güneş alabilir bir yeri yok. Dışarıda güneşte oturursak kemiklerimizin anca ısınacağına kanaat getirip kendimizi dışarı atıyoruz.




Kotor o kadar büyülü bir yer ki; dışarı çıktığımız anda her şeyi unutuyoruz. Güneş pırıl pırıl, hava mis gibi. Bu denli oksijene alışık olmayan bünyemizde müthiş bir enerji ve mutluluk patlaması oluyor. Yazın kalabalığından sonra, neredeyse tüm dükkanların kapalı olduğu Kotor'u keşfetmek de tarifsiz bir keyif veriyor. Bir şehri yüksek sezonda görmenin, gerçek kimliğini gizlemek isteyen biriyle vakit geçirmek gibi olduğuna bir kez daha kanaat getiriyoruz.

Kotor'un kışın, dağların konumu sebebiyle 14:30'a kadar güneş aldığı; evler, genelde yazın kiraya verildiğinden ısıtma barındırmadığı; şehrin civar şehirlerden mutlaka en az 2-3 derece soğuk olduğu; restoranların bile çoğunlukla kapalı, eski şehirde daimi olarak 500 kadar kişinin yaşadığı ve onların da yaş ortalamasının bizden epeyce yüksek olduğu gerçeği bir bir yüzümüze vuruyor. Yüzümüze vuran soğuk ve bu gerçeklerin ışığında, yaşayacağımız yerin Kotor Old Town olmadığına emin oluyoruz :)

Yapmamız gereken iki şey kalıyor: 1. Zehra teyze gelmeden evi biraz olsun ısıtmak 2. Acilen kendimize bir ev bulmak


Gizli Kahramanımız Gelir ve Ev Bulunur

Buz gibi evde radyator, klima, saç kurutma makinesi ne varsa çalışıyor. Skype'tan özel dersler devam. Kiralık ev yok.
Danışmanımızla buluştuk, şirket kurulum işlemleri başladı derken onca zaman internette bulamadığım ilanı buluyorum. Öyle bir web sitesi ki, Tivat'ta bir evin fotoğrafı var ama ne bir isim, ne bir telefon, ne de bir mail adresi var. Uzun aramalar sonucu bir mail adresine ulaşıyorum. Cevap geliyor ve acilen evi görmeye gidiyoruz. Biz evi çok beğeniyoruz ama bir büyüğe danışmadan tutmak olmaz.

Ertesi gün, en büyük desteklerimizden biri olan Zehra teyzem geliyor. Havaalanından alıp hemen eve getiriyoruz. Ev sahibini sorularıyla canından bezdirip, tüm isteklerini kabul ettiriyor. Evet, dil bilmiyor ama onun dilini herkes anlıyor :) Sonuç olarak ev sahibiyle anlaşıp evi tutuyoruz!

Sonrası Kotor'da buz gibi evde geçirilen günler, tadına doyulmaz salatalar ve patatesler, akşamları bomboş Kotor'u tavaf ettikten sonra izlenen Zehra teyze programları... Kiraladığımız arabayla, işten güçten koşturmadan arta kalan zamanda Zehra teyzemi az da olsa gezdiriyoruz.

Moralimizin bozulduğu, umutsuzluğa kapıldığımız ya da korktuğumuz her an; bizi karşısına alıp sabırla konuşup silkeliyor. ''En kötü geri dönersiniz, yeter ki birlikte çabalayın ve birbirinize tutunmaktan vazgeçmeyin; denemekten korkup ileride keşke diyeceğiniz bir şeye daha çok üzülürsünüz; kaybedeceğiniz tek şey para, onu da her yerde kaybedebilirsiniz!'' Bu cümle hala her düştüğümde beni ayağa kaldırıyor. Zehra teyze, burada hayat kurmamızda bizi cesaretlendiren, tereddüt etmeden yardıma koşan gizli kahramanımız.

Ve getirdiğimiz eşyaların hepsini yeni evimizde bırakıp içlerini ümitlerimizle doldurduğumuz fiilen boş valizlerimizle 'eski' evimizi toparlamak üzere İstanbul'a dönüyoruz.

Not: Sonrası önceki iki yazıdan malumunuz. Niye önce bunu yazmadın derseniz bilemiyorum. Her yazının içimden dökülmesinin ve bunları sizlerle paylaşmanın bir zamanı var heralde...  


Heyecan Dorukta!

19 Ocak 2016... 

Evin her yeri koli, valiz, çanta dolu ama yine de o kadar şanslıyız ki son gecemizde bile yatağımızda uyuyup, sabah kapıyı kitleyerek evi yeni sahibine teslim edeceğiz. Durduk yere sürekli gözler doluyor, gergin anlar yaşanıyor. Hayatımda, tatil harici İstanbul'u veya ülkeyi terketmişliğim yok. Şehirde bile evden eve taşınma sayım oldukça az; hatta 19 yaş itibariyle, aynı mahallenin içinde tüm taşınılan evler... Hem çok gitmek istiyorum, hem de evin duvarlarını okşayıp ağlıyorum; o kadar şizofrenik bir ortamdayız :)

Gün içinde ve gecesinde bizi yalnız bırakmayan canım öğrencim/kardeşim Dilara ve bir diğer öğrencim/kardeşim Larissa, Celil'in kardeşi Burak ve sevdiceği Burcu, evimizin yeni sahibi Taner, bize yemekler getiren favori çiftimiz Bihter ve Ali Cihan, işi sebebiyle İstanbul'da yaşamayan ama teknoloji sayesinde aramıza katılan 24 senelik canparçam Tuba, gece ağlayarak aradığım canım Seda, bana sarılıp sarılıp ağlayan komşularım, seneler boyu alışverişten çok sohbete gittiğim Beşiktaş esnafının en şahane çantacısı Cenk, tasarım kıyafetlerin adresi koca yürekli Fatoş, gümüşçüm, ayakkabıcım, hastalık çaylarımın kaynağı aktarım... Eve son gelenlerin eline tutuşturulan, taşıyamayacağımıza inandığımız ve "Gelirken getirirsiniz" düsturuyla emanet edilen koliler, poşetler... 

Evet her şeyin sonu üç noktalıydı o gün. Bir devamı olduğu kesin ama nasıl, nerede, ne zaman belli değildi. Kime ne bıraktık onun bile farkında değildik. Hatta geldiğimizden beri sürekli arayıp bulamadığımız 1 valiz eşyamızı geçen hafta bulduk; meğer Burak ve Burcu'nun eline tutuşturmuşuz :))    




20 Ocak 2016

Sabah 5:00. Kuzenim Deniz, ailesinin arabasıyla geliyor. Candan abla büyük araç yolluyor. Burak yardıma geliyor. Zeynep anne ve Nursen (yengem olur kendisi ama bir laf bir insana ancak bu kadar yakışmaz!) de bize yardıma Montenegro'ya geliyorlar. Havaalanına gitmek üzere koliler, valizler taşınıyor. Onca eşya asla taşınamaz, hiçbir yere sığamaz diye düşünüyordum ama hiç öyle olmuyor. Evle vedalaşıyoruz, kapıyı kitleyip anahtarı komşumuza veriyoruz. Yine sarılıp ağlaşmalar ama bu sefer daha az...

Havaalanında her şey kolayca ilerliyor. THY, fazla ağırlıklarımız için bize tarifsiz yardımcı oluyor. Montenegro uçağını ilk kez körüğe yanaşmış görüp, seviniyoruz ve yolculuk başlıyor!
Uçakta yazdıkça yazıyorum. Şimdi bunca eşyayı başkent Podgorica'dan Tivat'a nasıl götüreceğiz, araca sığacak mı, eve nasıl yerleşilecek vs. kafamda çarpışmalar devam ediyor.

Buranın insanının da illa ki kötü olanı var ama sayısı az bence. Uçaktan indiğimizde yüzümüze ilk çarpan o iyilik oluyor. Kolilerimizi görüp oraya yerleştiğimizi anlayan polis yardım ediyor öncelikle bize. Şu anda ağabeyim dediğim, bize buradaki desteğini asla ama asla unutamayacağım Radoslav, benim ona attığım tüm mailleri göz önünde bulundurarak, nolur nolmaz diye çift araç yolluyor. "Sığmazsan, stres olurdun. Yeni bir başlangıçta buna ihtiyacın yok" diyor. Nitekim bir araca sığıyoruz ve Tivat'a yola koyuluyoruz.

Evde bizi boooolca temizlik bekliyor. Ev sahibimiz evi temizlettikten sonra, kalorifer peteklerini taktırdığından; evi hiç temizlik görmemiş gibi buluyoruz. Yine de şikayetimiz yok; zira Montenegro'da birçok evde ısıtma bulunmaz. Biz donacağımıza emin olduğumuzdan, ev sahibinden elektrikli radyatör döşemesini talep etmiştik. Talep gerçekleştiğinden, temizliğe ses çıkarmıyoruz.

Yorgunuz ve açız. Birlikte yemeğe çıkıyoruz. Dönüp biraz daha eşya yerleştirdikten sonra yeni evimizde, ilk misafirlerimizle (temizlik yapan misafir olmaz ama neyse) uykuya dalıyoruz. Heyecandan ya da yerimi yadırgadığımdan yüz kez uyanıyorum gece boyu. Her uyandığımda "Nerdeyim?" sorgusu çekiyor beynim. Ama içimde hep enteresan bir huzur var.




21 Ocak 2016

Biz, Zeynep anne ve Nursen, temizlik ve yerleşme işleri yüzünden hiçbir yeri göremeden geri dönecekler diye üzülürken; İstanbul'da yağan kar sebebiyle uçaklarının iptal olduğunu öğreniyoruz. Hemen program yapıyoruz ve henüz bir arabamız olmadığından, taksiyle en yakın şehre, Montenegro'nun gözbebeği Kotor'a gidiyoruz. Şansımıza hava şahane, güneş pırıl pırıl. Oğlunun başka bir ülkede yaşayacağı fikrine alışamasa da, "Bu kadar güzel bir yerde yaşayacağınız için çok mutluyum" diyor Zeynep anne.




Sonuç:
Ben hep; başımıza gelen iyi ve kötü her şeyin, hayatımızı daha iyiye yönlendirmek için olduğuna inandım. Çok Polyannacı duyuluyor olabilir. Belki de benim olaylara bakış açım sebebiyle öyle görüyorum. 
Hayat bizi resmen bir sene boyunca hazırladı. İş değişimlerimiz, ilişkilerimiz derken ülke bizi göndermek için çabaladı sanki. Aşığı olduğumuz evimizin çatısı bile aktı o derece! 
Montenegro'ya, sadece geldiğimiz gün bile, binlerce sorunla karşılaşabilirdik. 200 kilonun üstünde eşya, uçak, kontroller vs. çekilmez olabilirdi. Her şey tereyağından kıl çeker gibi oldu. Sorunsuz, pamuklara sarılarak geldik resmen. Sonra her şey güllük gülistanlık gitmedi elbet. Öyle hayat olmaz zaten :D Arkası yarın :))

Not: Bu yazıda çok fazla isim geçtiğinin farkındayım. Tanımayanlar için bu isimler hiçbir şey ifade etmese ve hatta sıkıcı gelse de; Celipe için, Celil ve İpek için çok çok önemliler. Hayatımıza yaptıkları dokunuşların karşılığını ödememiz mümkün değil ama bu yazıyla bir kez daha teşekkür etmek istedim. İyki varsınız!  

Yeni Hayat

İYKİ GELMİŞİZ!
Yeni bir hayata başlayalı tam 1 sene olmuş. Geçen yıl 20 Ocak'ta; bildiğimiz her şeyi, sevdiklerimizi, evimizi ve eşyalarımızı bırakıp Montenegro'ya yerleştik. Korku, umut, mutluluk, hüzün... Hepsi iç içeydi.

Son zamanların gözdesi Montenegro, biz geldiğimizde pek de bilinmiyordu. Hatta biz taşınacağımızı söylediğimizde, "Nereden buldunuz orayı, gidecek başka yer yok muydu?" diye eleştirel bakanlarla, ülkeyi hiç duymayıp "Neresi orası?" diye soranlar arasında sektik durduk. 2015'te tatile geldiğimizde konsolosluğa gidip, "Neden burda hiç Türk yok?" diye sorduğumu hatırlıyorum. Malum, biz Türkler her yerdeyizdir. Biz yoksak, kesin bir acaiplik vardır...

Tüm tereddütlerimize rağmen; doğasına ayrı, insanına ayrı aşık olduğumuz bu coğrafya bizi resmen içine çekti. Tekrar gelelim, kışını da görelim derken; 2015 Aralık'ta şirketimizi kurup, 2016 Ocak'ta da tamamen yerleştik. İyki de yerleştik :D 1 tek gün bile pişman olmadık!


PEKİ BU MACERA NASIL BAŞLADI? NEREDEN AKLIMIZA GELDİ GERÇEKTEN MONTENEGRO?
İstanbul benim asla terketmeyi düşünmediğim bir şehirdi. Orda doğdum, babam-dedem diye ilerleyen bir zincir orda doğdu ve büyüdü. Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi gibi ülkenin en iyi okullarında ve en güzel kampüslerine sahip okullarında okuma fırsatı buldum. Beşiktaş'ın göbeğinde, nefes kesen boğaz manzarasına sahip bir evde kiracı olduk Celil'le evlenince. Klasik bir çift olmadığımızdan, evimizi de misafire göre değil, rahatımıza göre döşedik. Dünya tatlısı, halen görüştüğümüz ve ömür boyu görüşmeyi dilediğimiz 2 ev sahibimiz bizi hiçbir konuda mağdur etmedi. Tüm bu güzelliklere rağmen, bir gün farkettik ki tatile gitmediğimiz sürece evden çıkmıyoruz. Arkadaşlarımız bize geliyor, biz onlara gidiyoruz ama şehirle bağımız kopmuş... "Trafik vardır çıkmayalım, kalabalıktır çıkmayalım"larla kendimizi eve hapseder olmuşuz. Yediğimiz, içtiğimizin tadı yok olmuş. Ondan da keyif almaz olmuşuz. 

Tam bunları düşündüğümüz sırada telefonum çaldı. Tarih Mart 2015. Arayan liseden turizmci bir ablamdı. Genelde durduk yere pek konuşmayız. Buluşma ayarlamak için ya da bir şey sormak için konuşuruz ancak o gün öyle olmadı. Beni aradı ve direk "Siz taşınmayı düşünmüyor musunuz?" diye sordu. Şok! Dedim bir teklifin var herhalde. Yok Kanada'ya mı gitseniz, yok şunu mu yapsanız... Dedim ben gidemem öyle soğuğa, uzağa. Bu arada kafamdan sürekli acaba konu nereye bağlanacak diye soruyorum kendi kendime. O sırada dedi ki: "İngiltere'de yaşayan bir arkadaşım taşındı Montenegro'ya, ben de hiç görmedim ama anlata anlata bitiremiyor." Bende de aynı soru belirdi; neresiydi ki Montenegro?!? Neyse telefon böylece kapandı. Celil, benim rüyalarım çıkıyor diye hep korkar (ki bu başka yazının konusu); onun yorumu "Ben korkuyorum diye, yukardaki sana mesajını başka şekilde gönderiyor!" oldu. Efendim uzatmayalım, hemen baktık sonra bilet aldık tatil için. Geliş o geliş. Tatilden dönüşümüzde, buraya yerleşeceğimizi biliyorduk aslında... 

Özetle bizi bu maceraya sürükleyen, bir nevi yolumuzu açan Oya Mumcuoğlu'dur. Şükür ki bu yıl onu Montenegro'da ağırlama keyfini de yaşadık; daha da çok yaşayacağımıza eminim. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. 

Bizi mutlu eden diğer unsurlardan biri, evimizi(mal sahibi olmasam da ruhen bizim o ev) ve çok severek aldığımız eşyalarımızı; çok çok sevdiğimiz, Türkiye'nin de çok sevdiği bir oyuncu arkadaşımıza bırakmış olmamız. Onunla tanışmamızı ve bize olan desteğini anlatan bir yazım olabilir ilerleyen zamanlarda izni olursa :) 



CELİPE'NİN GÜNLÜĞÜ
Blogu bundan böyle; Celipe'yi nasıl kurduğumuzu, 1 senede işlerin nereden nereye geldiğini, bu süre boyunca başımızdan geçenleri, acı-tatlı anıları, ülke dedikodularını ve sizin merak ettiklerinizi anlatmak üzere yeniden şekillendiriyorum. Sık sık yeni bir yazıyla karşınızda olmaya çalışacağım. 

Son zamanlarda en çok merak edilen "Montenegro'ya nasıl göçülür?" sorusunun cevabını da  çok yakında detaylarıyla bulacaksınız. 

Takipte kalın! Montenegro'dan kucak dolusu sevgiler!