Montenegro’dan Tekrar Merhaba.

Ne çok şey oldu bir önceki yazımızdan beri. Corona bitiyor galiba diye sevinirken, delinin birinin (ve aslında kocaman kocaman oligarkların) kararıyla dünya bir savaşın içinde buldu kendini. Daha doğrusu savaş hep vardı dünyanın çeşitli coğrafyalarında, bu sefer biraz daha yakınımıza geldi sadece.

Sosyal medya kahramanları harici herkesin bildiği gibi, bir savaşın kazananı olmaz. Bu savaşın da kazananı olmuyor haliyle ve en çok da bu suçta payı olmayan halklar kaybediyor iki taraftanda. Yoğun bir zorunlu göç dalgası yaşanıyor. Ülkesi işgal edildiği için kaçanlar ve ülkesi ekonomik ambargoya uğradığı için kaçanlar.

Montenegro’da bu göç dalgasından nasibini alıyor tabii ki. Geçici ya da temelli,  yeni hayatlara başlamaya çalışan insanların tedirginliği her yerde. Göçmenlik büroları önündeki kuyruklar artık daha uzun, bankalar önünde ellerinde çeşitli dillerde belgelerle bekleşen insanlar. Yüzlerce, binlerce can yakıcı hikaye.


Savaştan kaçanlara vicdanı olan herkes çok üzülse de, piyasa ekonomisi kısa sürede her türlü vicdanı susturabilecek kudrette. Emlak satış ve kiralama fiyatları her geçen gün artıyor. Talep artıp, arz buna aynı hızda karşılık veremeyince fiyat artar diyor ekonomi 101. Gerçi inşaat virüsü, coronadan hızlı yayılıyor. Dağ taş inşaat ve inşaatçı. Gerçi eline biraz para geçen herkesin ikinci mesleği mutlaka müteahhitlik. Müteahhit:  Yani taahhüt eden, yerine getirirse vaadini ne ala.

Her göç dalgası, ülkenin demografisini değiştiriyor. Gelenler yalnızca bavullarıyla değil; kendi kültürleri, adetleri, alışkanlıklarıyla geliyorlar. Yerel  kültür, bazen iyi çokça kötü etkileniyor bu yeni katkılardan. Çünkü bir kültürün oluşması  ve dengelenmesi yüzyıllar sürüyor. İnsanların adapte olabileceğinden hızlı gerçekleşen her türlü değişim, yıkıma sebep oluyor. Bu duruma en iyi örnekler kendi coğrafyamızda.  50’lerden itibaren iktidarlar eliye teşvik edilen İstanbul’a göç;  gecekondu ve varoş kültürünün tüm şehri istila etmesi. Ya da yakın zamanda yaşanan,  beyaz yakalıların ege ve akdenize doğru gerçekleştirdiği havuzlu villa göçü. Kültürsüz bir zenginlik ve hipster kültürünün vıcık vıcık  birleşimi.

Bir de tabii ki yeniden başlayan Türk göçü var buralara. Bu göç, diğer göçlerden neredeyse tamamen farklı. Daha önce de bu durum üzerine çokça şey yazdık ama ne yazsak yetersiz kalıyor.

İlk farkı, bir kısım insanın hala amerikaya giden altına hucüm kitlesinin zihniyetini taşıyor olması. Bu kadar ekonomiden bihaber olan insanın, bu paraları nasıl kazanmış olduğu tamamen bir bilinmezlik. Herkese mi dedesinden bir tarla kalmış anlaşılır gibi değil. “Bizde 1 liraya satılan şey, orada 1 euroya satılıyor” mottoları. Keynes mezarında ters dönüyor. Satın alma gücünün bu kadar yanlış anlaşılması çok tuhaf.

Sonuç, dolandırıcılara kaptırılan binlerce euro. Alınan araziler, açılan kapanan şirketler, batan dükkanlar, yarısı tamamlanmış evler. Piyasa fiyatlarının gereksiz yere yükselmesi. Cebinde daha az parayla geri dönüş ya da dolandırıcılardan intikamını başkalarını dolandırarak alma çabaları.

İkinci kesimin yola çıkış sebebi biraz daha anlaşılabilir. Ülke ekonomisinin, savaştaki ülkelerin ekonomilerinden daha kötü olduğunu düşünürsek, bu macera mantıklı görünüyor. Ama mantıkla olan bağlantı tam da burada kopuyor.  Bu tür, genellikle toplu gezmeyi seven erkek gruplarından oluşuyor istisnasız. Bir insan (!?), bir umut olarak görüp geldiği bir ülkede, neden iğrenç davranışlar sergileyerek yaşamaya çalışır, gerçekten anlaşılabilir gibi değil. Konuştuğu dilin anlaşılmadığına duyulan akılsızca bir özgüvenle bağıra bağıra küfürlü konuşmak, çevrelerindeki kadınlarla ilgili ipe sapa gelmez müstehcen yorumlar, askerde çarşı iznine çıkmış gibi sürüler halinde gezerek giridiği her ortamda rahatsızlık yaratmak, yalnızca bu türe özgü. Bir de küçük akıllarının itmesi  ve büyük kurnazlıklarının çekmesiyle; en zekice fikri kendilerinin bulduklarına inanmaları. “Abi şu ülkeye, arabanın arkasına doldurup çakma spor ayakkabıları getireceksin...”     “Limanın oraya bir dönerci açsak iki yıla köşeyiz...”

Hediyelik eşyacılar, dericiler, kapalıçarşı çakmacıları, dünden olma danışmancılar ve ikinci mesleği emlakçılık olan her türlü halı kilim travel dükkanları tabii ki kaldığı yerden devam.

Bir de tabii ki, ailesiyle beraber tamamen yeni bir hayata başlamak için, tüm kurulu düzenini bırakıp gelenler var. Yaşamaya çalışıyorlar, adapte olmaya, iyi olanı öğrenip hayatına dahil etmeye, yanlarında getirdikleri güzel şeyleri paylaşıp çoğaltmaya çabalıyorlar. Tanıyalım, tanımayalım. Hoş gelmişler, safalar getirmişler.

 Ekinoksu yaşadık bir kaç gün önce. Yani gündüz ve gecenin sürelerinin eşitliğini. Gündüzler günbegün güçlenmeye devam ediyor.

Umarız burada da, Türkiye’de de, tüm dünyada da gündüzü getirmeye çalışanların sayısı günbegün artar.

 Montengro’dan sevgilerle...