Bu yazıya önce bendeniz İpek'in araba kullanmayı ne kadar sevdiği ve bu konuda ne kadar yetenekli olduğuyla başlamalıyım sanırım. Cevap veriyorum: HİÇ!
Ehliyetini 18 yaşını doldurur doldurmaz alan insanlar vardır. Daha ayağı pedala yetmeden araba meraklısı olanların, arabaların markalarını ve özelliklerini bilenlerin, anne babalarının kucağında direksiyonu ele geçirenlerin aksine, benim arabayla alakalı tek ilgilendiğim şey lunaparklardaki çarpışan arabalardı. Sanırım hala da onları seviyorum en çok. Ehliyetimi anne babamın zoruyla aldım desem yeridir. "Kızım lazım olur, ihmal etme al" telkinleri sonunda 26 yaşında aldım ehliyetimi. İlk kez direksiyon başına da ehliyet kursundaki zorunlu pratik derslerinde oturdum. Yazılı sınavda en başarılı olduğum bölüm motordu elbette. Ama gelin görün ki ilk yardım bölümünü resmen ucundan geçtim. Okulda da hangi dersleri sevdiğimi anlamışsınızdır :) Neyse; ehliyet sınavı da direksiyon başına son oturuşum oldu Montenegro'ya taşınana kadar.İstanbul'da araba kullanmak benim için akıl almaz bir şeydi. Stres, panik, mutsuzluk... Ben yan ya da arka koltuk insanıydım. İşin kötüsü Celil'in de benden kalır yanı yoktu. O da ehliyetini aldıktan sonra bir daha hiç araba kullanmamıştı. Ve Montenegro'ya tatile geldik...
Toplu ulaşımın tamamen kadere kısmete bağlı olduğu zamanlardı o zamanlar. Otobüslerin çoğu, müzelere bağışlanacak durumu bile geçmişti ve gelir miydi gelmez miydi belirsizdi. Dolu olup da binemedikleriniz de olurdu. Özetle ülkeyi toplu taşımayla gezmek, pek de mümkün değildi. Bu ülkede arabasız bir hayat, kötürüm kalmak gibi bir şeydi. Her yere taksi ya da transferle gittik mecburen o tatilde. Otostop bile çektiğimiz oldu başka çaremiz kalmadığında. Ülkeye çok aşık olduk, buraya taşınmaya karar verdik ve o gün acı gerçekle yüzleştik: Bu araba işini çözmemiz şarttı!Celipe'nin cengaveri İpek, İstanbul'a döner dönmez, hem de düz vites araçla direksiyon dersleri almaya başladı. Her derste içimden "Montenegro'da trafik böyle değil, yollar tek şerit, sakin ol burda zor ama orda kullanabilirsin" diyerek kendimi motive ediyordum.
Bir sonraki Montenegro seyahatinde minnoş, otomatik vites bir araba kiraladık. Ay bendeki havayı bir görün! Şoför Nebahat kıvamındayım. Celil yan koltukta. Korkunç kullanıyordum elbette arabayı; frenler, park edememeler, keskin dönüşler... Önüm, arkam, sağım, solum küfrediyordu bence ama olsundu. Herkes pratik yaptıkça iyi olacaksın diyordu ama benim pratik yapasım var mıydı acaba? Yollar tek şerit neredeyse her yerde, trafik akıcı, arada kendini kaybetmiş çılgın şoförler vardı ama nerede yoklardı ki? Kendimi kandırmaya çalışıyordum, "Öğreniyorsun bak, bugün daha iyisin, vay be aslan şoför"... Yok! Sevmiyorum arkadaş zorla mı?!
Buranın dağ yollarıyla köy yolları insanın aklını alır. Bir tarafın uçurum, tek arabanın zorla geçtiği yerler gidiş geliştir ve mutlaka karşıdan araba gelir. Tam benlik! İşte öyle bir yolda bir gün arabayı durdurup indim. Dedim benden bu kadar. Celil ve arkada Selin küçük bir şok yaşadılar. O güne kadar Montenegro'da boş bir alanda birkaç tur dönmüş Celil geçti direksiyona. Hayatı boyunca Gran Tourismo oynadığından mıdır, doğal yeteneğinden midir bilemiyorum; ülkenin en zorlu yollarından birinden bizi sağ salim geri getirdi. Ve ben şoförlük kariyerimi orda sonlandırdım. O günden bugüne, yanımda araç kullanmayı bilen biri varsa direk anahtarları teslim ediyorum kendisine; bu bazen müşterim bile olsa! Zorunda kalmadıkça da araba kullanmıyorum. Herkes sevdiği şeyi yapmalı bence bu hayatta :) Sevmediğim için, pratik de yapamıyorum. Zaten artık 10 yıl önceki gibi değil buralar. Daha çok araba var, her zaman trafik var. Hele de geçen yıl başlayan yol genişletme çalışmaları nedeniyle, Tivat-Budva arasını 1 saatten kısa mesafede almak imkansıza yakın oldu. Mıcırlar, çukurlar... 10 yıl önce 15 dakikada vardığımız Kotor'a gitmemiz, sezonda 2 saati buluyor. Özetle trafik olmayan ülkeye trafik de geldi. Hindistan'ın trafiğine dönen İstanbul trafiğinden sonra buralara laf söyleyen taş olur gerçi...Peki ben nasıl hayatta kalıyorum arabasız? Atım var benim, yağmursuz her gün, atımla gidiyorum Tivat içinde her yere. 6 sene önceki doğumgünümde burdaki arkadaşlarım aralarında para toplayıp bana bir at aldılar. O gün bugündür, arabaya veda ettim diyebiliriz :) Onun dışında da, arabayı iğne deliğinden çiziksiz geçirebilen canım iş arkadaşlarım Ivana ve Suza, elbette Celil beni ordan oraya götürüyorlar. Özetle Montenegro'da; 10 yıl önceye kıyasla 1 trafik canavarı eksik, çünkü onun atı var :)