Montenegro: 10 Yıl 10 Değişim / Bölüm 3: Trafik, Celipe ve İpek'in Atı

Bu yazıya önce bendeniz İpek'in araba kullanmayı ne kadar sevdiği ve bu konuda ne kadar yetenekli olduğuyla başlamalıyım sanırım. Cevap veriyorum: HİÇ! 

Ehliyetini 18 yaşını doldurur doldurmaz alan insanlar vardır. Daha ayağı pedala yetmeden araba meraklısı olanların, arabaların markalarını ve özelliklerini bilenlerin, anne babalarının kucağında direksiyonu ele geçirenlerin aksine, benim arabayla alakalı tek ilgilendiğim şey lunaparklardaki çarpışan arabalardı. Sanırım hala da onları seviyorum en çok. Ehliyetimi anne babamın zoruyla aldım desem yeridir. "Kızım lazım olur, ihmal etme al" telkinleri sonunda 26 yaşında aldım ehliyetimi. İlk kez direksiyon başına da ehliyet kursundaki zorunlu pratik derslerinde oturdum. Yazılı sınavda en başarılı olduğum bölüm motordu elbette. Ama gelin görün ki ilk yardım bölümünü resmen ucundan geçtim. Okulda da hangi dersleri sevdiğimi anlamışsınızdır :) Neyse; ehliyet sınavı da direksiyon başına son oturuşum oldu Montenegro'ya taşınana kadar. 

İstanbul'da araba kullanmak benim için akıl almaz bir şeydi. Stres, panik, mutsuzluk... Ben yan ya da arka koltuk insanıydım. İşin kötüsü Celil'in de benden kalır yanı yoktu. O da ehliyetini aldıktan sonra bir daha hiç araba kullanmamıştı. Ve Montenegro'ya tatile geldik...

Toplu ulaşımın tamamen kadere kısmete bağlı olduğu zamanlardı o zamanlar. Otobüslerin çoğu, müzelere bağışlanacak durumu bile geçmişti ve gelir miydi gelmez miydi belirsizdi. Dolu olup da binemedikleriniz de olurdu. Özetle ülkeyi toplu taşımayla gezmek, pek de mümkün değildi. Bu ülkede arabasız bir hayat, kötürüm kalmak gibi bir şeydi. Her yere taksi ya da transferle gittik mecburen o tatilde. Otostop bile çektiğimiz oldu başka çaremiz kalmadığında. Ülkeye çok aşık olduk, buraya taşınmaya karar verdik ve o gün acı gerçekle yüzleştik: Bu araba işini çözmemiz şarttı!

Celipe'nin cengaveri İpek, İstanbul'a döner dönmez, hem de düz vites araçla direksiyon dersleri almaya başladı. Her derste içimden "Montenegro'da trafik böyle değil, yollar tek şerit, sakin ol burda zor ama orda kullanabilirsin" diyerek kendimi motive ediyordum. 

Bir sonraki Montenegro seyahatinde minnoş, otomatik vites bir araba kiraladık. Ay bendeki havayı bir görün! Şoför Nebahat kıvamındayım. Celil yan koltukta. Korkunç kullanıyordum elbette arabayı; frenler, park edememeler, keskin dönüşler... Önüm, arkam, sağım, solum küfrediyordu bence ama olsundu. Herkes pratik yaptıkça iyi olacaksın diyordu ama benim pratik yapasım var mıydı acaba? Yollar tek şerit neredeyse her yerde, trafik akıcı, arada kendini kaybetmiş çılgın şoförler vardı ama nerede yoklardı ki? Kendimi kandırmaya çalışıyordum, "Öğreniyorsun bak, bugün daha iyisin, vay be aslan şoför"... Yok! Sevmiyorum arkadaş zorla mı?! 

Buranın dağ yollarıyla köy yolları insanın aklını alır. Bir tarafın uçurum, tek arabanın zorla geçtiği yerler gidiş geliştir ve mutlaka karşıdan araba gelir. Tam benlik! İşte öyle bir yolda bir gün arabayı durdurup indim. Dedim benden bu kadar. Celil ve arkada Selin küçük bir şok yaşadılar. O güne kadar Montenegro'da boş bir alanda birkaç tur dönmüş Celil geçti direksiyona. Hayatı boyunca Gran Tourismo oynadığından mıdır, doğal yeteneğinden midir bilemiyorum; ülkenin en zorlu yollarından birinden bizi sağ salim geri getirdi. Ve ben şoförlük kariyerimi orda sonlandırdım. O günden bugüne, yanımda araç kullanmayı bilen biri varsa direk anahtarları teslim ediyorum kendisine; bu bazen müşterim bile olsa! Zorunda kalmadıkça da araba kullanmıyorum. Herkes sevdiği şeyi yapmalı bence bu hayatta :) Sevmediğim için, pratik de yapamıyorum. 

Zaten artık 10 yıl önceki gibi değil buralar. Daha çok araba var, her zaman trafik var. Hele de geçen yıl başlayan yol genişletme çalışmaları nedeniyle, Tivat-Budva arasını 1 saatten kısa mesafede almak imkansıza yakın oldu. Mıcırlar, çukurlar... 10 yıl önce 15 dakikada vardığımız Kotor'a gitmemiz, sezonda 2 saati buluyor. Özetle trafik olmayan ülkeye trafik de geldi. Hindistan'ın trafiğine dönen İstanbul trafiğinden sonra buralara laf söyleyen taş olur gerçi...

Peki ben nasıl hayatta kalıyorum arabasız? Atım var benim, yağmursuz her gün, atımla gidiyorum Tivat içinde her yere. 6 sene önceki doğumgünümde burdaki arkadaşlarım aralarında para toplayıp bana bir at aldılar. O gün bugündür, arabaya veda ettim diyebiliriz :) Onun dışında da, arabayı iğne deliğinden çiziksiz geçirebilen canım iş arkadaşlarım Ivana ve Suza, elbette Celil beni ordan oraya götürüyorlar. Özetle Montenegro'da; 10 yıl önceye kıyasla 1 trafik canavarı eksik, çünkü onun atı var :)



Montenegro: 10 Yıl 10 Değişim / Bölüm 2: İnşaat Tanrıları, Otokannibalizm ve Ekosidal Oportünistler



Yıl 2015... İnşaat Tanrıları'nın haritalarında Montenegro diye bir yer henüz işaretlenmemişti. Vinçler bilinmez, kamyonlar yolları inletmezdi. Böyle bir dünya vardı ve biz ona şahit olduk. Şaşkınlık içindeydik çünkü geldiğimiz yerlerde toprağın üstü hep satılıktı. Dolayısıyla; Celil ve İpek olarak 2015 Montenegro'suna büyük vurulmuştuk. 


İnsanoğlu canlılar arasında en kafası karışık olanı, en ne istediğini bilmeyeni... Mesela bir yere tatile gider, yeşiline doğasına aşık olur. Kuş sesleriyle mest olur, etrafta çok az sayıda yapı olmasıyla huzur bulur. Ve ordan arazi bakmaya başlar: "Buraya şahane bir otel yapılır ve burası harika bir tatil beldesi olur" ya da "Burda bir evim olmalı!". Araziyi alır, ağaçları keser, inşaata başlar. Sonra yan arazide başka bir insanoğlu da bir inşaata başlar. Biri daha, sonra biri daha... Bir ev, bir otel, bir yol, bir şehir... Kuş sesleri duyulmaz, dereler akmaz olur. Sonra farkeder ki kaçtığı şeye dönüşmüş. Ama iş işten geçmiştir. Huzuru bir kez daha arar, başka bir yer bulur. Yine aşık olur ve yine başlar... Ta ki yeryüzü, saklanacak tek bir köşe bırakmayana kadar.

Aynı durum, ilişkilerde de benzerdir. Mesela bir adam bir kadından çok etkilenir. Kadın fiziğiyle, kılığıyla kıyafetiyle, hoş sohbeti, enerjisi, özgüveni ve kahkahasıyla adamın aklını başından alır. Ona sahip olmak ister. Sahip oldukça değiştirir. "Özgüvenin ne güzel" derken "Daha az dikkat çeken renkler mi giysen?" der. Hayran olduğu kahkahasına, "Herkesin duymasına gerek yok, kıs şu sesini biraz" yorumu yapar. Bir gün kadın aynaya bakar ve hiç bilmediği, gözünün ışığı sönmüş birini görür. Ve en kötüsü, adam da onu artık sevmiyordur.  

Biz bu otokannibalizmin içinden geliyorduk ve bizi ruhen en çok tüketen durumdu bu. İnsanların sevdiklerini dönüştürerek, tanınmaz hale getirip kaybetmesinin ilişkilere de, doğaya da yansıması bizi doğduğumuz topraklarda yeterince incitmişti. O sebeple Montenegro, bize dünya üzerinde cenneti bulmuşuz hissini verdi.

2015'te ülkenin en çarpık kentleşmesinin olduğu yer -halen olduğu gibi- Budva şehriydi. Eskiden yapılan ya da yarım bırakılmış inşaatlar vardı. Budva - Tivat yolu arasında, neredeyse hiç yapı yoktu. Tek tük az katlı yapılar vardı. Etrafı yemyeşil bir yolda gidiyordunuz çoğunlukla. 

2017'de İnşaat Tanrıları, Montenegro'yu keşfetti. Ne kadar da bakirdi bu topraklar! Ülkenin ana geçim kaynağı turizm iken, insanlar hem dağ, hem deniz turizmi için burayı tercih ediyor iken, bu bakir topraklara ses vermemek olmazdı. Ve insanoğlu Tanrılarının çağrısına kulak verdi. Balta düştü, vinçler göğe yükseldi, inşaat makineleri vızır vızır işlemeye başladı.  

Şu karşıki dağa bir otel, şu koya bir rezidans, bu dağ yamacına deniz manzaralı villalar, ay dur denizin dibine de 10 katlı bir bina, onun hemen yanına bir casino... Doğal park mı? Ne yani turist doğal parka gelsin ama parkta doğal doğal kalamasın mı? E oraya da bir otel. Ama bir tane de olmaz şimdi, koskoca doğal park. Birkaç tane yapmak lazım...

İnşaat Tanrıları, doğayı yok etmek, ekosisteme geri döndürülemez zararlar vermek pahasına fırsatları değerlendirip kazancını maksimize etmekten başka bir şey düşünmeyen ekosidal oportünistlerini bulmuştu... Öyle 3-5 binayla bırakmazlardı. Yollar, tatil köyleri, kimselerin kalmadığı, oturulmayan hayalet siteler, kazara çıkan yangınlar, otobanlar... 

Yıl 2025... Ülkeye geldiğimizde yaşadığımız cennet illüzyonu sadece 2 sene sürdü. 2017'den beri büyük bir şantiyede yaşıyoruz. 2024'te hemen hemen her şehirde eş zamanlı başlayan ve hangi planla ilerlediklerini pek çözemediğimiz yol çalışmalarıyla İnşaat Tanrıları güçlerine güç katmaya devam ediyor. Bu durum daha çoook uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. O küçük, bahçe içinde tek katlı evler, teker teker yıkılıp kocaman apartmanlara dönüşüyor. Bağlar, bahçeler yerlerini tatil köylerine ya da adları "Eko" ama içleri çimento olan turizm alanlarına bırakıyor. Deniz ve göller kirleniyor, yeraltı suları kuruyor, UNESCO ülkeyi korumadan çıkaracağız diye tehdit ediyor ama nafile...  

Yine de, dünyadaki birçok ülkeye kıyasla, Montenegro hala cennetten bir köşe gibi... Hele bazı yerleri var ki... Hiç kimseye Montenegro'da deneyimlediğimiz, bize rüya gibi gelen o ilk 2 yılı tam tarif edemeyiz. Şimdi en büyük duamız, İnşaat Tanrıları ve oportunist insanoğlunun, ülkedeki el değmemiş yerlerden ebediyen uzak olması...   

Dünya genelindeki Otokannibalizm ve Ekosidal Oportünistler için de şunu yazarak bitireyim:

Toprağın kokusuna, rüzgarın sesine, kuşların dansına fiyat biçtiler. Ağaçları kesip, betonlara kök saldırdılar. Taşlaşmış vicdanları, çimentoya ilham oldu. Kuşlar ağaç kovukları yerine bazı balkon köşelerine yuva yapmaya çalışırken, onlar başka yerleri dönüştürmek için çekip gittiler. Geriye susuz topraklar, gölgesiz sokaklar, sesini yitirmiş ormanlar kaldı. Ama unuttular: İnsan, talan ettiği her toprak parçasında kendinden bir parça eksiltir. Ve yutacağı son lokma, kendi gölgesi olur... 

     





Montenegro: 10 Yıl 10 Değişim / Bölüm 1: Nüfus, Demografik Yapı ve Türkler

Montenegro diye bir ülkenin varlığından haberdar oluşumuzun ve kendisini görür görmez aşık olup hayatımızı buraya taşımamızın 10. yılı! Peki 10 yıl önce neydi Montenegro, şimdi ne oldu?


Montenegro: 10 Yıl 10 Değişim 
Bölüm 1: Nüfus, Demografik Yapı ve Türkler

2015 kayıtlarına göre, Montenegro'nun nüfusu 620 binlerdeydi, 2025'te ise 623 binlerde. 
 
Montenegro; 2015'te neredeyse hiç Türk nüfusun olmadığı bir yerdi. Tüm ülkede toplam kayıtlı 18 Türk vardı. Gelir gelmez soluğu Türk Büyükelçiliği'nde almıştık da orda söylemişlerdi. Bizle 20 oldu :)




Türkiye'den turlar bile düzenli gelmeye ilk kez 2016'da başladılar ve ben de böylece ülkenin ilk ve tek Türk rehberi olarak 2016 ve 2017 sezonlarında 2000'den fazla misafir karşılayıp gezdirdim. Hem de o zamanlar lokal dili bilmediğimden lisans alamamıştım ve şehirlerde, yanımda hiç konuşmadan bizimle gezen bir lisanslı rehber olurdu. 


2015'te diğer ülkelerden de çok az yabancı nüfus vardı. En çok eski Yugoslavya'yı oluşturan ülkelerden yani Bosna Hersek'ten, Sırbistan'dan, Makedonya'dan, Hırtavistan'dan ve Kosova'dan gelenler vardı. Bir de Ruslar ve İngilizler keşfetmiş, yatırım yapıp yerleşmişti buralara. Yazın yani turizm sezonunda yine baskın topluluklar komşu ülkelerden gelenler ve Ruslar olurdu. 


Şimdi ise Türk nüfusu inanılmaz sayılarda, ki kayıtlı olanın 2 katı kadar da kayıtsız var. 2017'de başlayan Türk akını, halen devam ediyor. Şirket ya da iş yeri açıp sonrasında kapatanlarda 4. dalgadayız. Türk'ün Türk'ü birebir aynı yalanlarla kandırmasında ise 8. yılı kutluyoruz. Bu yalanları bu blogda birçok kez yazdık ama yine de özet geçmek isterim kendime saygımdan. 



İşte 2017'den beri değişmeyen Montenegro yalanları:

- AB'ye çok yakında girecek o yüzden hemen şirketinizi kurun. (Hayır efendim! AB'ye girmedi, 2028'den önce de girmeyeceği açıklandı. Kaldı ki AB'ye girmesi HİÇ avantajlı değil, tam aksine büyük kayıp. Keşke girmese...)

- Şirket kurarsanız, burda yaşamak zorunda olmadan, yılda bir gelerek oturumunuzu yenilersiniz ve 5. yılın sonunda kalıcı oturum alırsınız. (Hayır tabii ki! Biz geldiğimiz gün de vardı bu yasa, şimdi de var, minimum ülkede 183 gün geçirmeniz gerekir uzun oturuma başvurmanız için. Bir de tabii Karadağca dil sınavını geçmeniz gerekmekte.) 

- Ev alarak da oturum alabilirsiniz, yine senelik yenileyip 5. yılda kalıcı oturum alırsınız. (Hayır, 2018 ya da 2019'da değişti bu yasa da. En az 11 ay bu ülkede yaşarsanız, ancak o zaman oturumunuz yenilenir. Aksi takdirde her yıl 1. yılınıza başvuruyor olursunuz, yani hiçbir zaman kalıcı oturum alamazsınız.)

- Ülkede evler çok ucuz. 30.000-50.000 euro arasında deniz kenarında harika yerler var. (Hayır! Biz geldiğimizde bile sadece belli başlı şehirlerde, stüdyo daireler bu fiyatlaraydı. Şimdilerde legal, tapusu sorunlu olmayan, belli bir kalitede yapılmış binalardaki daireleri 100.000 euronun altında bulmak mucize gibi bir şey sahil şeridinde.) 

- Gayrimenkul yatırım geri dönüşleri 7-8 sene. (Yok öyle bir dünya, hiç olmadı. Şu sıralar çok şanslıysanız 13-15 senelerde. Corona üstü savaş sonrası şişen balon fiyatlarla, birçok dairenin yatırım geri dönüşü 30 seneleri buluyor. Buna da yatırım demek pek doğru olmaz. Dolayısıyla doğru bilgiyle iyi bir yatırım yapmak için acele etmemek ve fırsatları kovalamak gerekiyor. Ama ülkede size bunu dürüstçe söyleyecek toplam 10 tane emlakçı var mı hiç emin değilim. Herkesin tek hedefi yağlayıp, ballayıp size bir yer itelemek.)

- Montenegro'da ... senelik tecrübemiz ve uzman kadromuzla, 5 günde şirket kurulumu, 21 günde oturum kartınızı alıyoruz. (O noktalı boşlukta 10 sene, 15 sene, 8 sene falan yazıyor ve ben çok gülüyorum. Öncelikle 10 sene önce Türk danışman falan yoktu, bırakın danışmanı dediğim gibi Türk yoktu. Bir de girip profillerine bakıyorsunuz. 3 ay önce gelmiş ülkeye. Bu arada bunu, uçaktan inerken yazan bile var, dolayısıyla 3 ay yine iyi. Şükür gelir gelmez her şeyi çözmüş ve danışman olmuş bu arkadaşlar, her türlü hizmeti ve sözü veriyorlar. Bu ülkede asla söz veremezsiniz kağıt işleriyle ilgili. Şirket kurulumu genelde hızlıdır evet, 5-7 gün gibidir ama oturum konusunda ASLA söz veremezsiniz. 10 güne de çıkabilir, 5 ay çıkmayadabilir. Yapabileceğiniz de bir şey yoktur pek fazla. Rüşvet ya da başka arka kapılara bulaşmazsanız tabii... Bu bulaşımlar pek de temiz bir başlangıç sağlamaz zira size...) 

- Avrupa'ya açılmanın en kolay yolu! Montenegro AB'ye girince vizesiz gezebileceksiniz! (Yok artık! Arkadaşlar tekrar ediyorum AB bir ekonomik anlaşmadır. Vizeyle, Schengen ile ilgili değildir. Bir ülke ancak Schengen'e girerse ve sizin o ülkede oturumunuz varsa Avrupa'da vizesiz gezersiniz. Montenegro Schengen'e hiçbir zaman girmeyebilir de, bunu bilemiyoruz.)

Sanırım günde en az 20 farklı İnstagram reklamı görüyorum halen aynı yalanlarla. Kimisi ülkenin adını yazamıyor, kimi daha düzgün cümle kuramıyor ama danışmanlar çok şükür. İşin kötüsü 8 yıldır binlerce böyle kurulmuş firma, milyonlarca insanı döne döne aldattı, aldatmaya da devam ediyor. Ama belki de bizim insanımızın kandırılası var bilemiyorum... Zira ben gerçekleri anlatınca pek sevilmiyorum :)


Şimdilerde sadece Türkler değil, dünyanın her yerinden insanlar keşfetti Montenegro'yu. 

Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Polonyalılar, Lübnanlılar, Sırplar, Belçikalılar, Güney Afrikalılar, Arnavutlar, Uzak Doğulular, Portekizliler, Ruslar, İtalyanlar, Bosnalılar, Almanlar, Makedonlar, Hollandalılar, Kanadalımız, Güney Amerikalılar,  Ukraynalılar, İspanyollar, Avusturalyalılar, Çinliler vs. hem yaşamak hem de tatil için Montenegro'yu tercih ediyorlar özellikle coronadan beri...




Tam bir dünya karmasıyız ve bu gerçekten çok keyifli. Özellikle expat buluşmalarında dünyanın birçok kültürüyle, diliyle tanışmak en sevdiğim şeylerden biri. 


Ve evet, bu İpek kulunuz 2025'e; 10 sene önce Celipe Ltd. Şti'nin  %51 sahibi ve direktörü olmuş, 4 sene önce dil sınavını geçmiş, 2 sene önce kalıcı oturumunu (teşekkürler corona, 5 senede alacağımız oturumu 8 sene sonra alabildiğimiz için!) ve 1 sene önce rehberlik lisansını almış olarak girdi :) 

2017'deki doğumgünümde Celil'in dışında yanımda Ivana vardı sadece. Ne kadar çok ağlamıştım bana pasta yapıp sürpriz bir kutlama ayarladığında. Biz bize çok güzel bir akşam geçirmiştik.



2024'teki doğumgünümde ise çok kalabalık bir dünya karmasıydık. Ivana yine 2017'de ve neredeyse sonraki her sene yaptığı pastayı yaptı bana! Çünkü en sevdiğim pasta o :) 


Bölüm 1'in sonuna geldik. Bölüm 2 için takipte kalın ;)  


Corona, Sertifika ve Başlasın Yeni Macera

 Nerde kalmıştık? Ameliyat sonrası zorunlu dinlenme önerisine pek kulak asmadım tüm itirazlara rağmen. İstanbul'dayken öğrencilerimi görmeden dönmem dedim, bazı müşterilerimi gördüm, elbette 3-5 kitapçı gezdim ve evet online dersleri hiç bırakmadım. Saatlerce oturmaman lazım deseler de, ben hep hayata onlarla tutundum. Meme ameliyatı sonrası hastanede ertesi gün sınavı olan öğrencime ders vermişliğim de vardır ve gurur duyarım bununla! Özetle yaramazlık yapmaya İstanbul'da başladım denebilir. Montenegro'ya dönüş günü zorlanmadım dersem yalan olur, çok yoruldum ama İpek'i bu yorgunluklar durduramazdı; bekleyen işler, atılacak imzalar, yapılması gereken kağıt işleri vardı. Canım Ivana, Suza ve elbette Celil beni olabildiğince az çalıştırmaya ve her yere arabayla götürüp getirmeye çalışsalar da, onca zaman ülkede olmadığımdan halledilmesi gereken ve bana bağlı olan şeyler birikmişti.

Tivat'a döndüğümüzün ertesi sabahı erkenden başladım elbette çalışmaya. "İt canlı" diye bir tabir vardır ya, hah o benim... 5 gün böyle gitti, Celil bana kızdı falan derken cumartesi gecesi sinyali aldım ben vücudumdan. "Yat dedim, daha iyi olmadım dedim anlamadın, buna mecburum kusura bakma" dedi ve inanılmaz bir mide bulantısıyla düğmeye bastı. Ben tuvalette sabahı sabah ederken, inanılmaz bir boğaz ağrısı ve burun tıkanıklığıyla şova devam etti. Ve esas corona olduğumu anlama anım; bacaklarımda başlayan, geçirdiğim corona dönemi dışında hiç tatmadığım bir ağrıyla el artırdı. Testi yaptım, pozitif... Tamam dedim başlıyoruz. 

Şimdi siz bana deli diyeceksiniz ama okuyunca belki de bana hak verirsiniz. Bir önceki yazıda, 2020'de geçirdiğim ameliyattan söz etmiştim. O ameliyatın olduğu tarihlerde Türkiye, daha corona vakası açıklamamıştı. Biz şubat sonu Montenegro'ya geri döndük ve bir anda dünya karıştı. Türkiye'de vakalar çıktı, Montenegro bizim gelişimizden 10 gün sonra sınırları kapadı ve bizleri eve hapsetti. İlk hafta çıldıracak gibi oldum. Ameliyat ve 1 ay Türkiye lezzetleri sonrası 10 kilo alıp dönmüştüm, hayatımda tartıda o kiloyu hiç görmemiş, aynalara bakamaz olmuştum. Ve dışarı çıkıp yürüyemiyordum, bir sosyal kelebek olarak arkadaşlarımla görüşemiyordum. Delir! Sonra kafamda bir ışık yandı! Derslerim dışında iş yoktu, zaman durmuştu sanki dünyada, hiçbir şey için acelem yoktu ve ilk kez gönlümden geçeni yapabilecek özgür bir ajandam vardı. Zira ben çalışma hayatına çok küçük yaşta, daha öğrenciyken başladığım için; kendimi bildim bileli bir ajandayla yaşıyordum. Şahane! Peki ne yapmak istiyordum? 

Ben bağımlıyım. Öğrenmeye, okumaya, öğretmeye, anlatmaya, konuşmaya, dinlemeye, deneyimlemeye bağımlıyım. Çoğu zaman vaktim olmuyor istediğim eğitimlere katılmaya ama işte corona dönemi, benim hayatımın en mutlu, en güzel ve en verimli dönemi olmuştu. Yale Üniversitesi'nde senelerdir takip ettiğim hocalar vardı. Ya programları çok pahalıydı, ya benim vaktim yoktu, ya da zaten online program açmıyorlardı bile. Ve işte corona, beni peşinde olduğum hocalarla buluşturdu. Deli gibi ders çalışıp, ödev yapıp, bazen videolarla bazen Zoom dersleriyle muhteşem 2 sertifika programı bitirdim. Biri müzakere analizleri ve şekillendirmeleri yani İngilizcesiyle Negotiation üzerine, diğeri de The Science of Well-Being yani mutluluğumuzu artırmak ve daha iyi ruh halleri yaşamak için davranışlarımızı, düşünce kalıplarımızı, duygularımızı nasıl kontrol edebileceğimiz üzerine... 

Bilenler var ama bilmeyenleriniz için de yazayım; ben Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümü mezunuyum. 8. sınıftaydım bu bölümü okumaya karar verdiğimde ama her zaman psikolojinin de meraklısı oldum. Üniversitede kredili kredisiz psikoloji bölümünden bolca ders alıp, üniversite sonrasında da yine birbirinden farklı eğitim programlarıyla psikoloji alanında öğrenimime devam ettim. Onca zaman sonra, dünyadaki bütün mutsuzluklar içinde; bu psikoloji, sosyoloji, sağlık ve beden eğitimi, beslenme, çevre bilimi ve finans gibi birden fazla disiplinin katkılarıyla gelişen bir bilim olan The Science of Well-Being (sanırım en uygun Türkçe çevirisi Esenlik Bilimi) bana nasıl iyi gelmişti size anlatamam. Yine aynı dönemde keşfettiğim Bollyx yani Hint danslarıyla fitnessın birleştirilmesiyle oluşturulmuş şahane program sayesinde aldığım kiloları da vermiştim. Ve yine hatırlayanlarınız varsa Youtube'da Anlatı-Yorum diye bir kanal açmıştık. Bu kanal için "İpek ile Matematik" ve öğrencilere, ebeveynlere destek videoları çekmiştik. Bütün bunların yanı sıra, Celil de ben de Karadağca dil sınavlarımızı geçtik. Ne güzel günlerdi...

Ve tabii ki aşı olmadım, bedenimi çok iyi tanıyordum ve asla ne idüğü belirsiz bir şeyi vücuduma enjekte ettirmeyecektim. Beni çok iyi tanıyan doktorlarım da bu kararımı desteklediler, "Senin vücudun kimbilir ne tepki verir, seni oralarda kurtaramayız" dediler. Ama genel insanlık, aşı karşıtı olduğumdan beni cahillikle, insanlığa ihanetle ve daha birçok şeyle suçlayıp linç etmeye çalıştı. Bilmedikleri ya da anlamadıkları şey, dünyada olan tüm raporları, araştırmaları, FDA belgelerini falan bildiğim her dilde takip ediyor olduğumdu. Birçok insana kıyasla oldukça bilgiliydim. Ve tabii ki iç sesime de güvenim, her şeye güvenimden daha fazlaydı. Coronaya da son zamanlara kadar yakalanmadım :) Herkeste kendini farklı gösteren corona; bende ateş, öksürük falan yapmadı. Çirkin bir bacak ağrısı, kullanıp kenara atılmış bir sümüklü mendil ruh hali ve kısa süreli koku kaybı ile atlatmıştım o dönemi.

Ve geldik günümüzeee... Corona olduğunu öğrenince sevineniniz var mı bilmiyorum içinizde ama ben o sevinen kişiyim. Çok zavallıca duyuluyor olabilir ama bu benim için; kendi kendimle kalabileceğim, mecburen evden çıkamadığım ve istediğimi yapabileceğim bir fırsat gibi görünüyor bana. 

Elbette bir önceki öğrenilmişlikle ilk aklıma gelen sertifika programlarına bakmak oldu! İlhamı da bana İstanbul'dayken buluştuğum öğrencilerimin tatlı velileri verdi. Eski öğrencilerimin velileri, şimdiki velilerime beni önerirken; "İyi bir öğretmen olmasının yanı sıra, tam bir pedagog" demişler. Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam bu yoruma, çünkü gerçekten 27 yıldır her yaş grubuna özel ders veren bir öğretmen olarak, birlikte ders yapmaktan en çok keyif aldığım yaş grubu 9-16 ama özellikle ergenler. Hep çok sevdim, hep de iyi anlaştım ergenlerle. Özetle, bu yorumun hakkını vereyim diyerek başladım yine Yale Üniversitesi tarafından hazırlanmış kısa bir sertifika programına. Ders verdiğim tüm çocuklarım tatildelerdi bu hafta. Özetle tam 1 haftam vardı normalde 1 ay içine yayılmış programı bitirmek için. Tamamen videolardan ve okumalardan, testlerden ve kısa ödevlerden oluşan; maalesef yüz yüze ders şansı olmayan bu programı; hazır corona beni uyutmuyorken bitirebilirim ve yine bir hastalığı verimli geçirebilirim dedim kendi kendime. Yaptım da! Bu sefer de davranışçı psikolojiyi, gelişim ve eğitim psikolojisini içinde barındıran "Çocuk Yetiştirmenin ABC'si" programını bitirdim. Özellikle çocuklar ve ergenler üzerine yoğunlaşmak istiyordum zaten, bu programla hedefi vurmuş oldum. Ve kafamda yine başka projeler belirdi!  

Dün de söylediğim gibi; Montenegro'da emlak sektörü ve turizm sektörü çok durağan. Özetle gündelik işlerimiz hem az hem de ne yalan söyleyeyim sıkıcı. Yine sordum içime, corona olduğuna sevinecek kadar saçma bir durumdaysan, ne yapmak istiyorsun? 


1. Öğrencilerimle olmak istiyorum. Hatta daha çok öğrenci istiyorum.

2. Yazmak istiyorum. 27 yıldır biriktirdiğim deneyimlerimden ve okuduğum onca bölümden, aldığım onca eğitimden süzdüklerimi yazıp belki küçük küçük kitapçıklar olarak, okumak isteyen herkese sunmak istiyorum.

3. Ebeveynleriyle birlikte çocuklarla ve ergenlerle eğitim, eğlence, gezi programları yapmak istiyorum.

4. Yine online olarak, kendini anlatmak ve duyulmak isteyen ergenlerle birebir görüşmeler yapmak istiyorum.

5. Daha sık, blogda kısa kısa hikayeler paylaşmak istiyorum.



Özetle kariyerimin eğitimci alanını, biraz daha büyütmek istiyorum. Yazmaya başladım gördüğünüz gibi :) Elbette ki okundukça, geri dönüş aldıkça, paylaşıldıkça hevesi artıyor insanın. 7000-8000 okumalar alan yazılarımızdan, 100'lü okumalara düşmek motivasyonumu kırmıştı benim eskilerde. Ama dün, 120 okuma tam tersine sevindirdi beni. Onca zaman sonra, hala yazılarımızı okumaya değer gören, bize küsmemiş takipçilerimiz var dedim. Takipçi sayımızın %3.5'inin ilk günden yazımızı okuması, okuma oranlarına bakılırsa hiç de azımsanmayacak bir başarı gibi geldi bana. Çok mu Polyannacılık bilemedim ama buna inanmak istiyorum ve her geçen gün daha çok okunma oranına ulaşacağımızı ümit ediyorum.

Ve şimdi top sizde, haydi yazın bana ne düşünüyorsunuz bu kalkınma planımla ilgili? 

 


Subat, Seyahat, Ameliyat ve Küdamlar

 Aylardan şubat, İpek'in kutsal ameliyat ayı... İlk ameliyatımı da ilkokul birinci sınıftayken şubat tatilinde olmuştum. O aslında ocaktaydı ama elbette dünyada sayılı görülen bir komplikasyon geliştirmeyi başarmış ve şubatta da eşi benzeri görülmemiş bir operasyon daha geçirmiştim. O gün başlayan döngü, halen devam ediyor. 


2025 Şubatını da ameliyat odaklı bir İstanbul seyahatiyle başlattık. Bu seneki çokuncu ameliyatımız miyom üzerineydi. Daha doğrusu öyle başladı ama benim içimden bir his, o kadar ile kalmayacağını söylüyordu ki, ameliyat esnasında canım doktorum bağırsaklarımın karın duvarına yapışık olduğunu görmüş ve onu da çözmüş. Ameliyat başarılı sonuçlandı ve operasyona bağlı hiçbir sorun yaşamazken, ayıldığım anda bir şeylerin yolunda olmadığını anladım. Hiç kesilmeyen, idrara çıkmam gerekiyormuş gibi bir hissim vardı. Ameliyatta takılan sondanın, böyle bir hisse sebep olduğunu ve saat 15:00'te beni ayağa kaldırdıklarında geçeceğini söylediler; ama ben idrarla ilgili bir sıkıntıya çoktan yelken açtığımı anlamıştım. 


Çocukluğumdan beri beden farkındalığım çok yüksek benim. Neremde ne var, ne zaman gerçekten doktora ihtiyacım var, ne zaman işin sonu ameliyat hep bildim. Hatta o kadar bildim ki, "Mememde büyüyen kistin büyüklüğü şu kadar gibi hissediyorum, bence geleceğim ve beni ameliyata alacaksınız" demiştim bir diğer canım doktoruma; "Yok artık! Ultrasona da ihtiyacım yok diyorsun yani" deyip gülmüştü. 28 Ocak 2020 İstanbul seyahati, 29 Ocak doktor ziyareti ve 30 Ocak ameliyatla sonuçlandı bu diyaloğumuz. Kitlem de tahminime çok ama çok yakındı. 

Doktorlarına çok sadık bir hastayımdır ben. Başlangıçta doktorlarım bana inanmaz, canım tatlı sanırlar ya da korkup hikayeler uyduruyorum zannederler ama sonunda hep bedenimi ve kendime iyi geleni herkesten iyi bildiğime hayret ederler. Yıllar içerisinde, bedenimin tepkilerinin çok şaşırtıcı olabileceğini ve onu en iyi tanıyanın ben olduğuma olan inançları sebebiyle, ben bir şey söylüyorsam hemen ona yönelik kontroller yaparlar.

Ve yine öyle oldu. Beni çok uzun senelerdir tanıyan ve ameliyatımı gerçekleştiren canım doktorum; bu ameliyat sonucu oluşabilecek komplikasyonlar neler olabilir diye aklından geçirmiş ama hiçbiri olmadı şükür. O anlamda her şeyi tertemiz atlatmışken, tuvalete gidebilmek için dakikaları sayan ben, saat 15:00'i vurduğunda idrara çıkabilmek için dua ediyordum. Beni ayağa kaldırdılar ama maalesef beklenen idrara çıkılamadı. Hasta bakıcılar birçok şey denedi ama olmadı; "Bekle" dediler en sonunda. "Yoktur belki sadece histir". Biliyordum ki his değildi. Ne zaman ki soğuk terler dökmeye başladım, hemen doktoruma yazdım. "Ben bu hissi biliyorum, bütün idrar yolları çalışıyor ama son noktadaki kaslar çalışmıyor ve idrara çıkamıyorum. 2008'de de stresten olmuştu. Ne olur inanın bana". Doktorum hemen harekete geçti, ultrason yapıldı ki içimde litreler... Yeniden sonda takıldı ki, kendisinden haz eden var mıdır bilmiyorum. Mesane jimnastiği yaptıralım, bazen olur, yarına geçer dediler ama yine içimdeki ses çözümünü biliyordu aslında, mesane jimnastiğiyle falan geçmeyecek gibiydi durum. Gece rahat edin, sabah da jimnastiği yaptırır sonra çıkarırız sondayı dedi doktorum. Tabii ki ağrılar içinde geçen gece boyu oturup yaşadığım şeyin bilimsel karşılığını aradım ve buldum: Postoperative Urinary Retention (POUR) yani mesane doluyor ama sizin somatik veya istemli sinir sistemi, idrara çıkmanın istemli kontrolünü sağlayan pudental sinir yoluyla dış üretral sfinkter kaslarınızı gevşetmiyor. Halk ağzına indirgersek, sistem son noktaya kadar çalışıyor ama son noktadaki kaslar çalışmıyor. İdrarınızı içinizde biriktiriyorsunuz...  

Sabah oldu, mesane jimnastikleri vs... Bence kaslarım hala çalışmıyordu ama anlamanın da tek yolu sondayı çıkarmaktı. Sonda çıktı. Her daim arı gibi çalışan ve benimle gerçekten inanılmaz ilgilenen şahane hemşirelerim bol su içmemi önerdiler. İçtim ama içtikçe de korkmaya başladım çünkü bence yine kaslarda hiçbir hareket yoktu. Dur bekle derken, bir gün önceki senaryonun birebir aynısı yaşandı, bu sefer sonda takmayalım tahliye borusuyla idrarı alalım ve bekleyelim dediler. Yine olmadı. Bu sefer durum artık bir üroloji doktoruyla ortak çalışmayı gerektirdi zira bir kalkınma planı gerekiyordu. Üroloji doktoru geldi ve sağ olsun beni dinledi. 

Hikayenin burdan sonrasını anlayabilmeniz için, biraz daha geçmişe gitmem gerekli: 2008'de bir gece idrara çıkamadığımı fark ettim. Karnım şiş, soğuk terler dökerek acile gittim sabaha karşı. Daha tam uyanamamış bir şekilde geldi doktor. Yaşlıca, zayıf, kocaman mavi gözleri olan bir doktordu. Üroloji departmanıyla ilk deneyimim olduğundan, tanıdık bildik bir doktorum yoktu. Durumu anlattım, yüzüme baktı, "Git idrar testi ver" dedi. "İdrara çıkabilsem verirdim de, hani çıkamadığımdan burdayım ya" dedim. Verirsin dedi. Boş boş yüzüne bakıp çıktım odadan, biraz bekledim. O da çıktı odadan. "Ne yapıyorsun burda?" diye sordu beni görünce, "Uyanmanızı bekliyorum" dedim. Durdu, güldü, "Evet gel bakalım ultrasonla" dedi. Gerisi idrarın tahliyesi üzerine sayısız tetkik ve bulunan sıfır sorun. Bana dönüp dedi ki günün sonunda kafasını işaret ederek: "Senin sorunun burda, onu çözersen her şey çözülür." ve bana bir ilaç verdi. "Bu ilaçtan 3 adet kullanacaksın, idrar kısmını çözeceğiz ama kafayı çözmek sende" dedi. O günden rahmetli olduğu 3 sene öncesine kadar, vücudumun sürprizleriyle uğraşmaya devam etti. 

Gelen üroloji doktoruna da kısaca bu hikayeyi anlattım ve kayıtlarıma bakarlarsa belki bu ilacı bulabileceklerini söyledim. Üroloji doktoru, bu hikaye üzerine doktorumun bana ne verdiğini tahmin ettiğini ama bakacağını söyledi. Ben de maillerime bakacağımı söyledim ve tabii ki hükmünü verdi: Sonda yeniden takılacak... Acı ve ağrı eşiğim gerçekten yüksektir benim. O son sonda takıldığındaki acıyı size tarif edemem. Etmeyeyim de zaten. Bu arada doktor ilacı buldu, bana ilacı vermeye başladılar.

Burdan sonrasını, bizi İnstagram'dan takip edenler biliyorlar az çok. İlk kez korktum ben... Düzelmeyecek kaslar diye... Ve genelde çok paylaşmadığım bir gönderi paylaşıp herkesten dua, iyi enerji istedim sorunu çözebilmem için. Gelen mesajları, enerjileri anlatamam. Ve ben yine küdamlarımı devreye soktum. Bu yazıyı yazmamın bütün amacını yani: Küdamlar!

Can Barslan'ın dilimize, benim bütün fizyolojik ve psikolojik hayatıma kazandırdığı şahane bir kelime Küdam; yani KÜçük aDAM. İçimde yaşayan sonsuz sayıda çöp adamım var benim. Sıkıntı anında Küdam orduları getiriyorum gözümün önüne ve onları ayırıp yapılması gerekenleri anlatıyorum. Komut verip çalışmalarını gözümde canlandırıyorum. Tamamen karikatür gibi ama inancım tam. Bütün her şeyi görselleştirip, olması gereken üzerinde çalışmaya yolluyorum onları ve izliyorum. Çok delice mi buldunuz? İnanın işe yarıyor, hep yaradı bende. 3 aydan önce ayağa kalkamazsın denilen yerlerden küdamlarım sayesinde 3 haftada çıktım ben. Sıkıntı anında hemen onlara başvururum. Yine öyle yaptım. Hastanedeki 3. geceyi tamamen onlar ve sizlerden gelen enerjilerle, dualarla geçirdim. Rahmetli olan doktorumu bile hissettim yanımda... "Sen gene mi geldin kız, Montenegro'ya taşınınca sevinmiştim kurtuldum diye, bumerang gibisin hep dönüyorsun" derdi bana. Celil'e de, "Ah sana da yazık olmuş" der gülerdi. Aksi gibi görünen, dünya tatlısı bir doktordu. Para, pul hiç gözünde olmazdı. Arada arayıp kontrol ederdi iyi miyim diye. O gece de yanımdaydı biliyorum... Küdamlarımı bütün doktorlarım bilir benim. Hepsine anlatmışımdır. Bende çok işe yaradığını da hepsi biliyor.

Ve yine sabah oldu... Hastanede 4. gün. Sonda çıkarılacak yine. Sabaha karşı, kimilerinin hayat boyu adını bilmeyeceği sfinkter kaslarımın yavaş yavaş harekete geçtiğini hissettim. Bu sefer olacak, inancım tam. Ve tam da hissettiğim gibi oldu. Sonrasında iki doktorum da geldi ve beni tebrik ettiler, bu denli öz farkındalığımdan ötürü.


Aslında farkındalıklarımı öteliyorum ben ve sonunda hep bedenimin beni durdurması gerekiyor. Stres, iş peşinde koşma, sorunları halının altına süpürme, hayatta gerçekten yapmak istediklerini yapamama, bedenini ve beynini dinlendirmeme hali sonucu beden frene basıyor ve DUR diyor. Tamam, yatıyorsun!

Ameliyattan sonra yattım elimden geldiğince, verimli değerlendirmeye çalıştım bu yatışı da. Sonra kendimi iyi hissedince de ayaklandım elbette. Montenegro'ya döndük ve ben yavaş da olsa hemen işlere başladım. Peki vücut ne yaptı? 5 gün göz yumdu duruma ve bam! Corona oldum!

Corona ve sonrasını yarın anlatacağım. Zira yıllardır bloğa yazmıyorken tekrar başlamamın bir sebebi var. Dünyada emlak sektörünün epeyce durağanlaşmasının, Montenegro'da bitmeyen yol çalışmaları sebebiyle yazın tur yapmanın bile imkansız hale gelmesinin sonucunda işlerimizin ne kadar sekteye uğradığını anlayabilirsiniz. Bu tip durumlar bana önce bolca stres verir, kendimi yer bitiririm. Sonra mutlaka ardından bir hastalık belirir ve durdurulurum. Sonra da o nekahat dönemi, bana kendimi buldurur. Ne yapmak istiyorum, neyi daha çok seviyorum, ne bana iyi gelir ve ben neye iyi gelebilirim... Yine öyle bir dönemin sonucunda ilk yazım bu, ipucu gibi düşünün :) Arkası yarın! Bakalım Corona, İpek'te nelere sebep oldu?  




Balkanlardan bildiriyoruz.

Bloga yazmayalı bir yıldan fazla olmuş. Demek ki bir miktar içe kapanmışız, bir miktar umudumuz törpülenmiş, bir miktar yalnızlaşmışız demek ki. Pek fazla insanın yazdıklarımızı okumuyor olması da, yazma motivasyonumuzun kırılmasında belki de önemli bir sebep.

Ama karamsarlığın galip gelmesine izin vermemek lazım. Bazen okuyup empati kuran“o tek insan” için bile yazmaya değer. (Blog yazıları az okununca bazı zamanlar şöyle düşünüyorum: İnsanlar, inandıkları Tanrı’nın yazdığı kitapları bile okumuyor, biz kimiz ki, bizi neden okusunlar?) 🙂

Neyse, girizgahı geçip anlatmaya başlayayım. Montenegro bildiğiniz gibi. (Ya da bilmediğiniz gibi). Yeni iktidarla başlayan değişim dalgası hala devam ediyor. Ne değişiyor, neye doğru değişiyor pek emin değiliz gerçi. Bizim için değişen yüksek koltuklarda oturanların isimleri. Alt kademelerde yapılan kadro değişimleri, zaman zaman iş bilmezlik bazen nedensizce yürümeyen işler. Belki idealist insanlar da var hala, bir şeyler için didinen. Her şey bir miktar birbirine karışık. Yabancı bir kültürü çözmek öyle ha deyince olmuyor. Bizim derdimiz bize yeter diye bir miktar uzak durduğumuz da çok da yalan değildir.

Bir taraftan Özal Sonrası 90’larda gibiyiz. 90’ları tekrar yaşamak da belki de bizim lanetimiz. Çılgınca bir inşaat patlaması. İlk yazıları okuyanlar bilirler, 9 yıl önce bu ülkeye ilk geldiğimizde “ortada neden hiç kamyon yok” diye şaşırmıştık. Şimdi artık var, hem de ziyadesiyle… Tarlasına imar gelen ev yapıyor, tek katlı evi olan müteahhite veriyor, daha cesur olan harcı kendi karıp evine kaçak kat çıkıyor, en üstte inşaat filizlerini açıkta bırakarak… Yeni ve daha geniş yollar yapmak seçim vaadlerini süslüyor, o yollardan kimin nereye gideceğini pek de kimse umursamadan…

Hayal satanlar yine her devirde olduğu gibi başrolde yerlerini alıyorlar. Her milletten, çeşit çeşit dolandırıcılar ülkede fink atıyorlar. Haksız kazanç hızlı birikiyor haliyle, Mercedes Jeepleriyle ortalıkta salınıyorlar.


İnşaat yalnızca doğayı katletmiyor, insanlığı da, medeniyeti de, kültürü de katlediyor. Aşırı kısa zamanda büyük miktarda paraya sahip olmuş ve bu parayla ne yapacağına dair en ufak fikri, vizyonu ya da kültürü olmayan bir insan güruhu, saçma sapan bir sınıf çıkıyor ortaya.

Hayalleri daha fazla evlerinin olması, yollara sığmayan hormonlu arabalara binmek ve üzerinde hadsizce büyük marka etiketleri olan giysiler giyip, sebepsizce pahalı aksesuarlar edinmek…

Bir de dert tasa azmış gibi; bu inşaatçı sınıfla bu pek sevgili dolandırıcılar pek iyi anlaşıyorlar. Sıkça
kız alıp verdiklerindendir belki…

Biz memleketteyken de uzak durmaya çalıştık böylelerinden. Hala çabamız sürmekte…

(Gerçi memlekette mesleklerden ötürü pek de yolumuz kesişmiyormuş aslında. Bu kadar acayip insanlar olduğunu, biz buraya gelince farkettik.)

İşini hakkıyla yapan, zanaatı bu olan ve onu da hakkıyla yerine getiren birileri yok mu, elbette var, lutfen onlar alınmasınlar.

Neyse, anlayan anlamıştır vaziyeti. Gerçi Türkiye bu anlattıklarımdan 20 yıl ileride, hem sorunların büyüklüğü hem de karışıklığı bakımından. Belki de “bizim ki de dert mi?”

Sırf sorun var zannetmeyin tabii ki; ülkede yabancı topluların sayısı artıyor. Herkes beraberinde kendi kültüründen bir şeyler getiriyor. Ortak kültür zenginleşiyor. Herkes kendi çelişkilerini getiriyor, çelişkiler çatışıyor, yeni fikirler ortaya çıkıyor. Ülke daha az içine kapalı hale geliyor. Yabancı dil bilen sayısı artıyor, insanlar iletişim kurmaya daha istekli hale geliyor, bir miktar yozlaşma tabii ki baş gösteriyor, o da onun KDV’si oluyor.

Biz buraya gelirken, bizim gibi başkaları da peşimizden gelir diye tahmin etmiştik. Sanki bir hayal ülkesi gibi ya da okuduğumuz ütopyalar gibi. Durum pek öyle olmadı tabi.

Türkiye’de yaşayamaz hale gelen gençlerin bir çoğu, göçtü bir yerlere. O bir yerlerin arasında olmadı burası. (Yanlışlıkla yolu düşen idealist gençler olmadı mı, oldu. Onları da biz elimizden geldiğince eğitim imkanlarının daha iyi olduğu yerlere yönlendirdik.)

Beyaz yakalılar ve meslek erbabları muasır medeniyet seviyesinin ve mümkünse gelirlerinin daha fazla olduğu yerlere göçmeyi tercih etti. Onların gözünden bakacak olursan bir çoğu da haksız değildi.

Beraber bir şeyleri paylaşabileceğimiz, bir şeyler üretebileceğimiz, değer yaratabileceğimiz birilerinin gelip buraya yerleşeceğini varsaymıştık belki. Tabii ki buna bel bağlayarak yola çıkmadık. Bizimki iki kişilik bir yolculuktu ama sanki birileri sonradan katılsaydı hiç de fena olmazdı.

İyi insanlar gelmedi olarak anlaşılmasın. Çok iyi insanlar geldi. Hala bir çoğunu çok iyi arkadaşlarımız olarak kabul ediyoruz. Ama neredeyse hepsi, burada yaşamaya başlamadı. Kiminin emekliliği gelmedi daha, kimi tam da istediği iş imkanını yaratamadı. Kiminin çocukları engeldi ha diyince taşınmaya, kiminin kendi hayalleri.

Arkadaşlarımız var burada, hatta neredeyse bir küçük ailemiz. Ama bir küçük ütopya hayalinden de öyle kolay vazgeçilemiyor. En azından kendi dilinde bir şeylere gülmeyi, iki kadeh içmeye kalksan kendi dilinden şarkılarla, tanıdık bir maziye hüzünlenmeyi istiyor insan ara sıra. Belki olur günün birinde. Belki hala zamanı vardır, kim bilir…

Montenegro’dan Tekrar Merhaba.

Ne çok şey oldu bir önceki yazımızdan beri. Corona bitiyor galiba diye sevinirken, delinin birinin (ve aslında kocaman kocaman oligarkların) kararıyla dünya bir savaşın içinde buldu kendini. Daha doğrusu savaş hep vardı dünyanın çeşitli coğrafyalarında, bu sefer biraz daha yakınımıza geldi sadece.

Sosyal medya kahramanları harici herkesin bildiği gibi, bir savaşın kazananı olmaz. Bu savaşın da kazananı olmuyor haliyle ve en çok da bu suçta payı olmayan halklar kaybediyor iki taraftanda. Yoğun bir zorunlu göç dalgası yaşanıyor. Ülkesi işgal edildiği için kaçanlar ve ülkesi ekonomik ambargoya uğradığı için kaçanlar.

Montenegro’da bu göç dalgasından nasibini alıyor tabii ki. Geçici ya da temelli,  yeni hayatlara başlamaya çalışan insanların tedirginliği her yerde. Göçmenlik büroları önündeki kuyruklar artık daha uzun, bankalar önünde ellerinde çeşitli dillerde belgelerle bekleşen insanlar. Yüzlerce, binlerce can yakıcı hikaye.


Savaştan kaçanlara vicdanı olan herkes çok üzülse de, piyasa ekonomisi kısa sürede her türlü vicdanı susturabilecek kudrette. Emlak satış ve kiralama fiyatları her geçen gün artıyor. Talep artıp, arz buna aynı hızda karşılık veremeyince fiyat artar diyor ekonomi 101. Gerçi inşaat virüsü, coronadan hızlı yayılıyor. Dağ taş inşaat ve inşaatçı. Gerçi eline biraz para geçen herkesin ikinci mesleği mutlaka müteahhitlik. Müteahhit:  Yani taahhüt eden, yerine getirirse vaadini ne ala.

Her göç dalgası, ülkenin demografisini değiştiriyor. Gelenler yalnızca bavullarıyla değil; kendi kültürleri, adetleri, alışkanlıklarıyla geliyorlar. Yerel  kültür, bazen iyi çokça kötü etkileniyor bu yeni katkılardan. Çünkü bir kültürün oluşması  ve dengelenmesi yüzyıllar sürüyor. İnsanların adapte olabileceğinden hızlı gerçekleşen her türlü değişim, yıkıma sebep oluyor. Bu duruma en iyi örnekler kendi coğrafyamızda.  50’lerden itibaren iktidarlar eliye teşvik edilen İstanbul’a göç;  gecekondu ve varoş kültürünün tüm şehri istila etmesi. Ya da yakın zamanda yaşanan,  beyaz yakalıların ege ve akdenize doğru gerçekleştirdiği havuzlu villa göçü. Kültürsüz bir zenginlik ve hipster kültürünün vıcık vıcık  birleşimi.

Bir de tabii ki yeniden başlayan Türk göçü var buralara. Bu göç, diğer göçlerden neredeyse tamamen farklı. Daha önce de bu durum üzerine çokça şey yazdık ama ne yazsak yetersiz kalıyor.

İlk farkı, bir kısım insanın hala amerikaya giden altına hucüm kitlesinin zihniyetini taşıyor olması. Bu kadar ekonomiden bihaber olan insanın, bu paraları nasıl kazanmış olduğu tamamen bir bilinmezlik. Herkese mi dedesinden bir tarla kalmış anlaşılır gibi değil. “Bizde 1 liraya satılan şey, orada 1 euroya satılıyor” mottoları. Keynes mezarında ters dönüyor. Satın alma gücünün bu kadar yanlış anlaşılması çok tuhaf.

Sonuç, dolandırıcılara kaptırılan binlerce euro. Alınan araziler, açılan kapanan şirketler, batan dükkanlar, yarısı tamamlanmış evler. Piyasa fiyatlarının gereksiz yere yükselmesi. Cebinde daha az parayla geri dönüş ya da dolandırıcılardan intikamını başkalarını dolandırarak alma çabaları.

İkinci kesimin yola çıkış sebebi biraz daha anlaşılabilir. Ülke ekonomisinin, savaştaki ülkelerin ekonomilerinden daha kötü olduğunu düşünürsek, bu macera mantıklı görünüyor. Ama mantıkla olan bağlantı tam da burada kopuyor.  Bu tür, genellikle toplu gezmeyi seven erkek gruplarından oluşuyor istisnasız. Bir insan (!?), bir umut olarak görüp geldiği bir ülkede, neden iğrenç davranışlar sergileyerek yaşamaya çalışır, gerçekten anlaşılabilir gibi değil. Konuştuğu dilin anlaşılmadığına duyulan akılsızca bir özgüvenle bağıra bağıra küfürlü konuşmak, çevrelerindeki kadınlarla ilgili ipe sapa gelmez müstehcen yorumlar, askerde çarşı iznine çıkmış gibi sürüler halinde gezerek giridiği her ortamda rahatsızlık yaratmak, yalnızca bu türe özgü. Bir de küçük akıllarının itmesi  ve büyük kurnazlıklarının çekmesiyle; en zekice fikri kendilerinin bulduklarına inanmaları. “Abi şu ülkeye, arabanın arkasına doldurup çakma spor ayakkabıları getireceksin...”     “Limanın oraya bir dönerci açsak iki yıla köşeyiz...”

Hediyelik eşyacılar, dericiler, kapalıçarşı çakmacıları, dünden olma danışmancılar ve ikinci mesleği emlakçılık olan her türlü halı kilim travel dükkanları tabii ki kaldığı yerden devam.

Bir de tabii ki, ailesiyle beraber tamamen yeni bir hayata başlamak için, tüm kurulu düzenini bırakıp gelenler var. Yaşamaya çalışıyorlar, adapte olmaya, iyi olanı öğrenip hayatına dahil etmeye, yanlarında getirdikleri güzel şeyleri paylaşıp çoğaltmaya çabalıyorlar. Tanıyalım, tanımayalım. Hoş gelmişler, safalar getirmişler.

 Ekinoksu yaşadık bir kaç gün önce. Yani gündüz ve gecenin sürelerinin eşitliğini. Gündüzler günbegün güçlenmeye devam ediyor.

Umarız burada da, Türkiye’de de, tüm dünyada da gündüzü getirmeye çalışanların sayısı günbegün artar.

 Montengro’dan sevgilerle...