Covid-19 ile Yaşamak


Covid-19 ile Dünya


Tanıdık olmayan dönemlerden geçiyoruz. Önümüzü görebilmemiz, gelecek planları yapabilmemiz bir hayli zor. Hiçbirimizin elinde, tutunabileceğimiz bir kehanet  ya da açıklama yok. Ama bir miktar görebilen gözler için ipuçları mevcut. 

İlk olarak neyi öğrendik, felaket kapının önüne gelene kadar, kimse uzak diyarları umursamaz. Yalnızca Çin’de yaşanan lokal bir felaket olsaydı adını bile öğrenmeyecektik bu virüsün. 

Sonra, hayal etmediğimiz kadar global olduğunu öğrendik dünyanın. Virüsün yayılması, insanın dolaşması demekti aslında. Çin’de baş gösteren bir salgın Antartika’ya nasıl ulaşabilirdi ki? İnsan her yerdeydi, hem de eskisinden binlerce kat hızlı olarak.

Salgının ilk günlerinde, insanlığın mantıksızlığını ve bencilliğini gördük. Marketleri yağmalayan insanların arsızlığından korktuk virüsün kendisinden daha fazla. Fazladan alınan bir ekmeğin, başkasının açlığına neden olabileceğini umursamayan kitlelerin bencilliği vardı ortada. 

Sonra devletler karıştı olaya. Herkesin kendince doğru olduğunu düşündüğü çözümleri vardı. Uygulamaya konuldu politikalar. Sınır kapatmalar, sokağa çıkma yasakları, sürü bağışıklıkları...v.s.


Medya tabii ki bu kaosta olmazsa olmazdı. Ekran soytarıları, sosyal medya fenomeni aklı az fikri çoklar sardı ortalığı. Konunun uzmanı bilim insanlarının sesini itinayla bastırdılar. Devletin ideolojik aygıtları demişti Louis Althusser. Bir sorunla önce o sorunun altı boşaltılarak baş edilir.


Bütün uluslar üstü kurumların işlevsizliği bir anda ortaya çıktı. Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler v.s. 
Her ülkenin sorumlularının sorumsuzluklarına şahit olduk. Her ülke kendince kurallar koydu. Küresel bir salgında, virüs hiçbir sınır tanımazken, her ülke kendi yöntemiyle virüsün çoğalmasına katkıda bulundu. Ortak bir akıl oluşamadı, bilim insanlarından oluşan bir komitenin çözümleri denenemedi dünya genelinde.

Sorunun kaynağı ortaya çıktı zamanla. EKONOMİ. Hiçbir hükümetin, kendisine seçim kaybettirecek bir çözümü uygulayabilmesi düşünülemezdi. Para yine galip gelmişti.
Ekonomileri kurtarmak için, halk sağlığı tehlikeye atılabilirdi. 
Yıllarca fakirlerin üzerinden zenginleşen zenginlerin vergileri artırılamaz mıydı, ürünün fiyatı kadar vergi alan devletler, halklarına destek olamaz mıydı?
Olamazdı. Olsa zaten o sisteme kapitalizm denmezdi.

Paçaları tutuşan hükümetler, bir NORMALLEŞME söylemi ortaya çıkardılar. Oysa ki ne değişmişti? Aşı mı bulundu ya da virüs izole mi edildi? Hayır. 
Normalleşme, para harcamanın normalleşmesi demekti aslında. Çünkü ekonomiler anlamsız bir suni denge üzerine kurulmuştu. Acilen normalleşilmezse, sistem durabilirdi. Durum iyileşmemiş aksine virüs mutasyon geçirip tüm kıtalara yayılmışken, insanlar rehavete sevk edildi. Çünkü paniğin sonlandırılıp likit akışının devamı sağlanmak zorundaydı. 


İnsanlar ne yaptılar peki bu süreçte?
Mantıksız insan davranışlarına şahit olduk çokça. Akılsızlığın kesinlikle bir sınıf ya da zümreye ait olmadığına emin olduk. Kimi umreden döndü yüzük dağıttı, kimi partiler düzenledi, kimi asker uğurladı. 

Ama çok sıkılmışlardı, 
onlar gençti, 
zaten normalde gripten daha çok insan ölüyordu, 
o inanmıyordu bu komplo teorisiydi,
aşı bulunsa da yaptırmazdı…

Kimi yaptığı işi diğerlerinden iyi yaptığı için, kimi doğru ata oynadığı için, kimi tamamen anlamsızca meşhur olmuş kişilerin davranışlarını ve beyanatlarını gördük. 

Bir de maruz kalanlar oldu her zaman olduğu gibi:
Sınava sokulan gençler, her gün işine gitmesi gerekenler, direnmeye çalışanlar ve tutsaklar…

Ölüp gitmiş sağlık çalışanları,
orda olmak zorunda olduğu için hastalık kapanlar,
tüm dünyaya yayılmış bir salgın,
ne bağışıklık ne de ekonomik olarak bu süreçte sağ kalamayacak milyonlarca insan…

Devletlerin kaypaklığı, ekonominin soğuk vahşeti ve  insanların korkunç umursamazlığı, cahilliği ve bencilliği…



Covid-19 ile Montenegro

Montenegro’da, Covid-19 süreci daha bir şeffaf ve göz önünde yaşandı. Burası 680.000 nüfuslu bir turizm ülkesi. Yugoslavya döneminden beri, başlıca gelir kaynağı turizm. 

Salgının ilk günlerinde, bu süreci en iyi yöneten ülkelerden biri oldu. Sınırlar kapatıldı, sokağa çıkma yasakları uygulandı, maske zorunlu hale getirildi ve kontroller çok sıkı tutuldu. Kamuya açık bir çok alan, fiili olarak kapatıldı. Devlet, bir çok küçük işletmeye elinden geldiğince maddi yardımda bulundu ve sosyal yardımlaşmayı teşvik etti. Çalışanların iş güvencesini sağlamaya çabaladı. Oturma ve çalışma izinleri uzatıldı, vergiler ertelendi. v.s. 

Sonuç: Kısa vadede ülke corona-free ülkelerden biri haline geldi. Süper güçlerin başaramadığı disiplini, bu küçük ülke göstermişti. 

Halk da bu dayanışmada üzerine düşeni yaptı tabii ki. Ev sahiplerinin neredeyse tamamı yarı yarıya indirime gitti kiralarında. Kapalı olan dükkanlardan kira almadı sahipleri. Birçok kurum, çalışanlarını işten çıkarmadı, maaşlarını ödemeye devam etti, hatta abartıp zam yapanlar bile oldu. 

Sonra mı?

Sonrası yine ekonomi ve insan mantıksızlığının ürünü.
Turizm geliri olmayınca tüm ekonomik yapı kitlendi. Bir sonraki seçimleri düşünen hükümet, sınırları açmak zorunda kaldı. Turistin gelmesini sağlamak ana hedef haline geldi. Avrupa Birliği’ne alınma şantajıyla, güçlü devletlerin her dediğini yapar hale gelindi. Birlik ülkelerine sınırlar neredeyse zorla açıldı. 
İnşaat sektörü kurtarıcı haline geldi. Hiç durmadı. İnsanlar topluluklar halinde çalışmaya devam etti.

Ayrıca hazır kaos ortamı oluşmuşken, başka ne yapmak gerekirdi? Hadi tahmin edebilirsiniz, çok da yabancı değil size!
Muhalefet tarafından yönetilen Budva belediyesine bir nevi kayyum atandı. 
Zaten halihazırda kilise arazilerinin devlete aktarılması projesi vardı, buranın çılgın projesi olarak. 
Alın size sokaklarda süregelen protestolar.

Ülkeden Covid-19’un gitmesiyle, halk ne yaptı peki? 
Hiçbir şey olmamışçasına eski alışkanlıklarına geri döndü. Öpüşmeler, sarılmalar, toplanmalar, partiler, plajlar…

Çene altından göstermelik takılmış maskeler, 
mesafeli oturan büyükler, aynı çocuk havuzunda oynayan çocuklar,
maçoluğuna ya da kokoşluğuna korunuyor olmayı yediremeyenler.

Sırbistan’a maça kaçanlar, Bosna üzerinden ülkeye girmeyi başaranlar…

Salgının ilk günlerinden bile daha hızlı yükselen vaka sayıları…
Sizin düzgün hastaneniz bile yok bu neyin cesareti belli değil. 


SONUÇ:

İyi haber olarak ne sayılabilir peki?

1- Yalnızca turizm ile işlerin yürümeyeceği ortaya çıktı. Bu durum ülkeye yapılacak sanayi yatırımlarının teşvik edilmesine sebep olabilir.

2- Ülkenin başlangıç olarak en azından kendine yeterli olabilecek bir tarım politikası belirlemesine sebep olabilir. Bunun ilk işaretleri belirmeye başladı, umarız devamı gelir.

3-  Aynı kendine yeterli olma fikri, enerji sektöründe de yeniden yapılanmayı getirebilir. Özellikle AB ile ilişkiler, temiz enerjiye yönelmeyi hızlandırabilir. 

4- Turizmin sağladığı şişirilmiş gelirlere alışan halkın, bu dönemle birlikte yozlaşma yolundan geri dönmesi umut edilebilir. 

5- (Bu tamamen kişisel): Umarım öpüşme, sarılışma, tokalaşma gibi selamlaşmalar tarihin çöplüğüne gömülür.

Covid-19 ile Celipe

Bizim fikrimiz ne peki?

Bizim fikrimiz normalleşmeme üzerine. Zaten normal adı verilen hiçbir şeyden hayır görmedik bu zamana kadar. Normal, kontrol altında tutulabilir ve birilerinin işine gelen demekti aslında. 

Dünyanın ne kadar ince dengeler üzerine kurulu olduğunu ve olası bir krizde bütün önlemlerimizin ne kadar saçma olduğunu gördük. Bahçeye dikili bir ağacının bankadaki eurolardan daha verimli olabileceğini gördük bizzat.
“Herkes başının çaresine baksın” ekonomi politiğini tecrübe ettik.  

Çok katlı rezidanslarda milyonlara alınan evlerin, modern hapishanelere dönüşebileceğini gözlemledik. Sayısız AVM ile çevrili olmanın, besin dağıtımına ulaşabilmeyi sağlayamayabileceğini gördük. Ne birlikler kurulursa kurulsun sınırların bir gecede kapatılabileceğini gördük. Yıllarca ödenen verginin, zor durumda geri dönüşün kesinlikle olmayacağını, hatta üstüne iban gönderilebileceğini gördük. 

Hayatlarımızı gerçekliğe uyumlu hale getirmek bizim zorunluluğumuz. 

Kendine yetebilen yerel sistemler, besin ve enerji olarak özellikle. 
Olası bir izolasyon döneminde, hapishane haline dönüşmeyecek yaşam alanları.
Döngü sağlayabilecek ekonomik çözümler. 

Projelerimiz var, beklentilerimiz. Özellikle Avrupa Birliği ve yerel yönetimler eksenli. 
Netleşmeye başladıkça paylaşırız.

Emlak kiraları ve satış fiyatları, normalleşti iyi yanından bakacak olursak. Bunun olumlu etkisi çift taraflı. İlki, mantıklı ve üretici yatırımların daha mümkün hale gelmesi. Fiyatların yükselmesi bireysel yatırımcıyı uzaklaştırmasının yanında nereden geldiği belli olmayan paranın piyasayı ele geçirmesine sebep olması da kaçınılmaz. İkinci etkisi ise, paraya doymaz hale gelip şımararak canavarlaşan mülk sahiplerinin makul beklentilere geri dönüşü. Şu anda mütevazilik geri geliyor yavaş yavaş.
Sahiden bu; yıllarca yaptığı birikimle, yaşayacak bir yer almak ya da yatırım yapmak isteyenler için iyi haber. 

Bir de; üretici projeleri olanları, daha kolay destek bulabilecekleri bir süreç bekliyor ve biz bunun için hazırlanıyoruz.

Daha daha nasılsınız, neler yapmaktasınız diye soracak olanlar için ise:

Spor yapıyoruz, dans ediyoruz, yoga yapıyoruz.
Kitap okuyor; dizi, film, belgesel izliyoruz. 

Ben yine dağ gibi bir araştırmanın altına girdim;
bu sefer ki, eski araştırmam Dünya Mimarlık Tarihi ve Shakespeare külliyatından daha ağır, öyle söyleyeyim.

Bir de tarım yapıyorum tabii ki. Daha doğrusu tarım yapmayı öğrenmeye gayret ediyorum.  

Şimdilik bu kadar, bu kadar konuşmak yeter, iş güç bizi bekler.

Sağlıkla kalın.




Küçük Şehirden Büyük Ülkeye

Bazen hayat, planlarına aldırmadan sürprizler yapabiliyor sana. Bizim de başımıza tam da bu geldi.
Sağlık sorunları baş gösterdi, Türkiye'ye gitmeye karar verdik. Zaten tüm Balkanlar, bir miktar ciddi problemleri için İstanbul'a gidiyor. Stres, heyecan had safhada.

İşimizi sağlama alıp, rezervasyonu bir ay yapıyoruz, sağlık bu şakası olmaz. Hem gitmişken eş dost kimseyi es geçmeyiz, kimsenin gönlü kalmaz diye düşünüyoruz.

Biz yola çıkmadan felaketler birbirini izliyor: Deprem, virüs (geldikten sonra da, tam gezilerimizden önce uçağın düşmesi!) haberleri bitmiyor. Konu sağlık olmasa kainattan mesaj var deyip oturacağız evimizde.

Yola çıkıyoruz. Süre uzun olunca arabamızı Tivat'ta bırakıyoruz. Havaalanına bizi Filip bırakıyor, (hani düğününe gitmiştik, transfer şirketi olan hani) üşenmemiş gelmiş sabahın dördünde.
Olaysızca iniyoruz pek yeni havaalanına. Benim ilk görüşüm kendilerini. Hiç görmesem üzülmezmişim.


Bilinçliyiz, hazırlıklıyız. Hemen takıyoruz maskelerimizi. Bendeniz cennet kuşu, hatalı ırkçılığa kurban gidip Çinli zannediliyorum. Bir şarap uğruna hayatını riske atmak istemeyen duty free çalışanları, benden kaçmaya çalışıyorlar. Her gün 1.90’lık Çinli görüyorlar sanki. Ben Türkçe konuşunca kıvırmaya çalışıyorlar. Bu adamlar Çinlilere nasıl davranıyorlar diye kaygılanıyoruz.

Arkadaşımız Ozan, sürpriz yapıp bizi karşılıyor. O da, Montenegro dolandırıcıları mağduru. Euro bazında bile pahalı bir sokak arası pastanesinde sohbet ediyoruz. Askerden sonra onu ilk görüşümüz, dile kolay.
Sokakta yürürken Türkçe konuşan herkese dönüp dönüp bakıyoruz. Tabii ki nüfusun %99'u Türkçe konuşuyor. Ne demek istediğimizi, dilinden uzakta yaşayanlar daha iyi anlar.

Sonra bizi Suna hocanın evine bırakıyor. Suna hoca Galatasaray Lisesi'nden, İpek'in tarih hocası(hani bizi ziyarete gelmişti geçen sene). Hemen koyu bir sohbet başlıyor, tabii ki yüzde sekseni ülkeye dair.
Ertesi gün hemencecik doktordayız. Lafı uzatmadan ameliyat diyor. Zaten psikolojimiz hazır, biz hazırız.

Ertesi gün, sabah erkenden hastanedeyiz. En büyük sorunumuz, ameliyat kostümleri çok çirkin; battal boy çöp poşeti gibi. Zaten kişisel her şeyin senden alınırken, bir nebze olsun güzel olabilirmiş. Hemşireler de bizimle hemfikir. Ameliyat hemşirelerini de çirkin çirkin giydirmişler, nasıl olsa insan içine çıkmazlar diye.

İpek ameliyatta. Ben artık yabancı bir şehrin sokaklarında yürüyorum, içim dışım yağmurlu.





Neyse ki doktorumuz muhteşem, tüm sorunları tek seferde bertaraf ediyor. Derin bir nefes alıyoruz.
Ziyarete arkadaşlar geliyor, beklendik ve beklenmedik. Gece hastanedeyiz. Biraz ağrı var. Benim ziyaretçi koltuğuna sığmama ise imkan yok.


Ertesi gün, anne bakımı için hastaneden çıkıyoruz. Çıkış işlemleri filan derken hastaneden çıktığımızı yazmayı unutuyoruz. Bazı arkadaşlarımız, hatta bizi yalnızca sosyal medyadan tanıyan insanlar geçmiş olsuna hastaneye gelmişler. Telefon bile etmemiş birinci derece akrabalarımız varken, mahcup oluyoruz bu nezakete ama insanlık adına seviniyoruz.


Anne evi bir ihtimam, bir ihtimam. Zaten yalnızca uyumak ve dinlenmek istiyoruz. Türlü türlü yemekler hazırlanıyor, hiç şikayetimiz yok tabii ki. İpek'in teyzesi, annesi, benim annem ve İpek, aynı dönemde ameliyat olduklarından kimse kimseye sarılamıyor ama ailenin bütün kadınları güçlü. Yüzlerden gülücük eksik olmuyor.

Hafta başı, ameliyat sonrası doktor kontrolü. Doktora ulaşmak için, İstanbul trafiğinin içine dalıyoruz. Yol boyu, içinden geçtiğimiz her muhit artık bize yabancı. Bir gökdelen arsızlığı almış başını gitmiş. Suçlunun hep yapan olduğu, satın alanın hiç günahının bulunmadığı binalarla dolmuş; 10.000 yılın sonunda beton tanrısına tapanların şehri olmuş İstanbul.

Doktor “her şey temiz” diyor, “git en az 5 yıl da gelme”. İpek'e söz yetmiyor, yazılı garanti alıyor doktordan :)

Güle oynaya Nursen’e gidiyoruz. Nursen, İpek’in hiç yenge demediği yengesi. Evin yakınında bir yemek yiyelim diyoruz, Montenegro’dan geldiğimizi duyan mekan sahibi; yanındaki restoranın sahibinin bizim oralarda inşaatçı olmaya karar verdiğini anlatıyor. Ya sabır diyoruz; bugün güzel bir gün ve ne yapsanız bozamazsınız.

Hastanın rehabilitasyona ihtiyacı var. Nursen’in evi de Ataşehir’de. Fenerbahçe’nin basketbol maçı var. Fırsat bu fırsat deyip maça gidiyoruz; yoksa konunun fanatik olmamla hiçbir alakası yok. İyi oynamıyoruz maalesef ama var gücümüzle bağırıp içimizdeki stresi dışarı atıyoruz. Nursen’ın takımları karıştırıp karşı takımın sayısına sevinmesi, arkamızdaki çocukları gülmekten yere düşürüyor; hem kendimize, hem çevremize neşe saçıyoruz. Ben unutup İpek'i biraz sarsıyorum tezahürat yaparken. İpek unutup delice alkışlıyor. Neyse ki dikişler patlamadan eve dönüyoruz.


İstanbul’da kar başlıyor. İstanbul’a kar yağdığına göre, ülkeye kar yağdı diyebilir haber bültenleri; doğu son iki aydır kar altında olsa da.

Montenegro'da önce müşterimiz olan, sonrasında aile olduğumuz Nuriye Hanım ve Ahmet Bey bizi Ağva’daki otellerine kaçırıyorlar. İstanbul’da kalmış olan nadir doğal alanlardan Şile ve Ağva. Ama korkarız betonseverler kuzeye doğru geliyor hızla. “Concrete is coming”
Sohbet-muhabbet, sofralar, şişeler. Bir diğer Montenegro müşteri-aile dönüşümü yaşadığımız Berna Hanım ve Yalın Bey'i ziyaret ediyoruz Ağva'da. Yalın Bey yok. Berna Hanım ile otururken Nuriye Hanım'ı da çağırıyoruz ve sohbet koyulaşıyor. Daha çok sohbet, şömineye odun, şişeler lingo lingo şişeler...

Sonrası;

Sonrası ver elini Ankara. Ankara benim anne-baba memleketi. İpek yalnızca Behzat Ç aracılığı ile biliyor Ankara’yı. Ankara soğuk, Ankara kar altında.
Bozkırın ortasındaki şehir bile değişmiş ben görmeyeli; sanki hiç değişemezmiş gibi gelirdi.
Havaalanında Mehmet Bey karşılıyor bizi. Ankara’da Mehmet-Suret çiftinin misafirleriyiz.
Hep rehberlik yapmak olmaz, rolleri değişip Mehmet Bey’i rehberimiz ilan ediyoruz.


İlk durak Anıtkabir. Söze hacet yok. Anıtkabir özlenir mi? Tabii ki özlenir. Anıtkabir ayrı, içinde yatan ayrı özlenir.




Ertesi gün, turistlik tam gaz devam. Önce Ankara Kalesi; sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Kale inceden restore edilmiş, çevresi de islah edilmiş. Manzara neyse ki kar altında. Beyaz, kir örtmeye çabalıyor elinden geldiğince. Tam kaleden çıkarken 2 çalgıcı geliyor. İpek kapı gıcırtısına oynar malum, başlıyor oynamaya. Suret Hanım da katılıyor ona. Keyifliyiz çok.
Medeniyetler müzesi ödül aldığı eski günlerin uzağında. Dönemin hoyratlığından payına düşeni almış sanki. Mehmet Bey müfettiş. Kazı alanında, tarihi eserlerin eski fotoğrafları asılı duvarda; önünde de eserin kendisi. Fotoğraftaki eser, önümüzdeki eserden daha sağlam. Topraktan çıkmasıyla bugün arasında başına bir şeyler gelmiş yani. 4000 yıl toprak altında saklanıp kurtulmuş, 100 yılda başına neler gelmiş. Taş olmak bile zor bu memlekette velhasılı.

Eve dönerken Ulus’taki pavyonlu caddeden geçiyoruz. Şu sıralar yeni belgeselini izlemişiz, heyecanlıyız. Caddede kozmopolitlik hat safada: Vergi dairesi, banka, pavyon, üniversite, pavyon, pavyon, adliye. Müthiş.


Sonraki gün Ankara buluşması zamanı.

İlk durak, adı kendinden daha büyük olan Kuğulu Park. Oradan Tunalı Hilmi.
Günün bir bölümü, Montenegro ile ilgili soruların cevaplanmasına ayrılmış durumda; diğer bölüm ise takipçilere, arkadaşlara, eski dostlara ve akrabalara.

Sohbet, sohbet. Mekan güzel ama müzik biraz yüksek. Ameliyatta takılan hortum, İpek’in boğazını çizmiş.  Ancak sorumluluk duygusu ağır basıyor, bağıra bağıra konuşmaya devam. Sonuç: sesi tamamen gidiyor. Bundan sonrası fısıltıyla, hem de biraz ürpertici bir fısıltıyla.


Mini Türkiye Turnesi'ne devam. Adana 15 derece. Ankara’nın -7’sinden sonra iyi geliyor. Burada Çukurova Üniversitesi’nin misafirhanesinde kalıyoruz. Suat Hoca, Su Ürünleri Fakültesinde profesör. Pek muhterem eşleri Çiğdem de aynı üniversitede. Yeni rehberimiz kendileri. Sevgililer Gününü bizimle geçirmek isteyen İpek'in ilkokul arkadaşı Melda da uçağa atlayıp yanımıza geliyor. Her türlü çatlakça fikirin destekçisiyiz.

Önce eski Adana’yı geziyoruz. Taş Köprü, Ulu Cami, Eski Çarşı, Küçük Cami. Bakınca kalori aldıran tatlılar, üç parmak kalınlığında bilezikler satan kuyumcular,  şalvar dükkanları, bol ışıklı erotik shoplar ve tabii ki şalgamcılar. Şalgamcılar arasında biri özel: Ali Göde
Hiç tanımadığımız bir akrabamız olduğuna inanıyorum. Eyvah Eyvah’taki Ata Demirer gibi  giriyorum dükkana; içeride bana benzeyen kimse var mı diye bakıyorum. Kimse benzemiyor. Belki çalışanlar sülaleden değildir diye düşünüyorum. Koca bir bardak şalgam içip yola devam ediyoruz. Bu da sır olarak kalsın, ne yapalım.

Adana’da trafik kurallarını çözmemiz biraz vakit alıyor. Yeşil kırmızı fark etmiyor, araç da yaya da her koşulda geçiyor. Taksici tamponla amcayı itekliyor, amca bastonla karşılık veriyor. Teyzeler bağrıyor, dolmuşlar korna çalıyor. En son yeşil ışıkta koştuğumuzu fark ediyoruz. Ölmeden bir kafeye sığınıyoruz.

Yeni Adana’nın bir kısmı hipster. Bol organik, biraz kinoalı, nitelikli kahveli, modifiye çaylı bambaşka bir akım. Biz üç kişiyiz bu sırada; birisi vegan, birisi vejetaryen. Eskiden mecburen entel kabul edilirdik, şimdi mecburen hipsterız. Ama ortak kabul, her koşulda zenginiz. Zenginiz ve dertsizlikten vejetaryeniz. O halde kalın hesaplar ödemek görevimiz. İpek elbette Adana'ya gelmişken, kebapları denemeden ayrılmıyor.



Adana buluşması çok hoş bir arkadaş kafesinde.

İpek buluşmaya kadar fısıltıyla iletişiyor Adana'da. Suat Hoca ve eşi Çiğdem, İpek'in saniye durmayan öksürüğünü dindirmek ve sesini geri getirmek için türlü bitki çayları, pekmezler, karışımlar yapıyorlar. Ve beklenen an. İpek'ten çatallı da olsa ses çıkıyor buluşmada. Gelenlerle hal hatır, biraz Türkiye, biraz Montenegro. Planlar, öneriler ama çokça dolandırıcılara yem olmayın uyarıları. Sonuçta onlar hepimize zararlı.





Mersin, trenle bir saat. Hayriye ve Taylan bizi karşılıyorlar. Bir de küçük bebişimiz var, buraya
geldiklerinde henüz annesiyle beraberdi, ilk torunumuz kendisi. Kahvaltı müthiş, gurbetçiye özel serpme kahvaltı.
Hava daha da sıcak. Sahil pırıl pırıl. Uzun uzun yürüyoruz. Bir yanımız derya deniz, bir yanımız Çin Seddi gibi uzanan çok katlı binalar. Herkes denizi görmek istiyormuş, öyle diyorlar. Keşke çok katlı evlerinden değil de kıyısından görmeye ikna olsalar.

Akşama biz Melda ile maç peşindeyiz. Fener kupayı alıyor, mutluyuz. İpek, Hayriye ve Taylan ile tantuni peşinde. Onlar da mutlular.

Akşam treniyle tekrar Adana. Ertesi gün İstanbul.

Hava değişimi ve uykusuzluk sonucu, gelsin Celil'e boğaz enfeksiyonu.
İpek için KBB doktorumuzdan randevu almıştık. Doktor beni görüyor, eyvah önce sen gel diyor.
Koca koca antibiyotikler, ibuprofenler, parasetamoller…
İpek trakeit; yani nefes borusu zedelenmiş ve zedelenen yerleri mide asiti biraz yakmış. Öksürük bela.

İstanbul’da yarı zorunlu ev istirahati. İpek, hep yollarda; iş görüşmelerine devam ediyor. Hastalık 4-5 günümü iptal ediyor. Bir gece Nursen'de otururken İpek'in telefonu çalıyor. Tanımadığı bir sabit hat numarası. Bir açıyor ki karşısında Zeki Kayahan Coşkun ve İpek bu sefer Matrax'ta canlı yayında! Zeki yine bize şahane bir sürpriz yapıyor. O da yoğun çok. O sebeple yüz yüze görüşemiyoruz bu sefer ama kalplerimiz hep bir, biliyoruz.

Yapılacak iş çok, gün az; görüşülecek eş, dost, arkadaş çok, zaman az... Biraz iyileşince Anadolu Yakası'na veda edip Avrupa Yakası'na geçiyoruz. Bu sefer Ozan’ın misafiriyiz. Ozan iyi de çevresi kötü! İstanbul’da yaşadığımız dönemde de, Cihangir'i sevemedik bir türlü. Trafiği keşmekeş, yokuşları anlamsız, insanı kimlik bunalımında.

Gece Frankofon buluşması var. Fransa'dan haftasonuluk gelmiş olanlarla senelerdir Türkiye'de yaşayan Fransız hocalar, eşleri, partnerleri, eski öğrenciler. Herkes kendi hikayesini anlatıyor ufak ufak. Yıllar da girse araya, hiç zaman geçmemiş gibi devam eden muhabbetlerden. Doğduğu topraklardan uzakta yaşayanlar, birbirlerini daha kolay anlıyorlar bazen. Hiç çıkar ilişkisi yok, herkes yalnızca birbirini görmek için burada. Fransızlar kendi aralarında Türkçe konuşuyor, Türkler Fransızca. Garson durumu çözemeyip İngilizce mönü getiriyor. İhtiyacımız olan gecelerden. İyi geliyor. Bir daha nerede, ne zaman görüşeceğimizi bilmeden dağılıyoruz; vedalaşmamız bile dil karmaşası. Görüşürüz canımlar, bisou bisou.

Dişçisi, cildiyesi, fizik tedavisi, MRIı, eczanesi… Bitmiyor. Çemberi tamamlayıp Suna Hoca'ya geri dönüyoruz. Akatlarda yaşıyor kendileri, İstanbul’un nefes alabilen son bölgelerinden.
Küçük yürüyüşler yapıyoruz, bir nebze güzel hatırlamak için İstanbul’u. İpek beni Suna hocayla bırakıp Candan ablasına kaçıyor bir gece. İkimiz ayrı yerlerde, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız keyifli sohbetlerle bezeli bir gece geçiriyoruz.

Virus paniği tüm dünyada artıyor. Yeni bir maske almak için eczaneye giriyoruz, maske fiyatları çıldırmış. Karaborsa her yerde. İnsanın yoksunluğundan bir nebze menfaat sağlamaya çalışan herkes ahlaksızdır, nokta.


Aynı akşam, Orkan ile buluşuyoruz. Babasıyla beraber küçük ölçekli yapı işleri yapıyorlar. Bize Türkiye’deki inşaatlar ve ihale süreçleriyle ilgili hikayeler anlatıyor. Aydınlanırken kararıyoruz. Kötülük ve çürüme bizim algılayabileceğimizin çok ötesinde. El ele verilip yaratılmış bir cehennem portresi, herkes birbirinin ateşini yelliyor. Yanan da, yakan da, odun da kendisi.



Şehit haberleri geliyor. Garnizon yemekhanesinde, cızırdayan televizyondan duyduğum şehit haberleri geliyor aklıma. Önce buz gibi bir sessizlik, sonra şehitler ölmez sesleri. Üstün başın yemyeşil. Öldü diye fotoğrafı gösterilenler, birebir sana benziyor. En yakın telefona koşup ağladığını belli etmeden anneni arıyorsun. Ben iyiyim demek bile içini acıtıyor. Ben iyiyim, ama birileri iyi değil. O birilerinin yakınları hiçbir zaman iyi olmayacak. Şehitler ölüyör…

Geri dönüş günü geliyor.
Uçak akşam üzeri. Mültecilerin sınır geçişi serbest bırakılıyor. Sınırlarda problem olur mu diye kaygılıyız. O kadar şey üst üste geldi ki, neye kaygılanacağımızı şaşırdık. Bavullar, çantalar, kitap kolimiz, maskelerimiz ve endişelerimizle havaalanındayız. Kalabalık, güvenlik ve pasaport kontrolleri yavaş, maskeyle nefes almak zor. Uçağa biniyoruz, havalandırma çalışmıyor, virüse karşı önlem diyorlar. Uçak 45 dakika tavuk gibi yerde gidiyor. Uçuş 1 saat 15 dakika. Pilot hiç konuşmuyor, ilginç. Podgorica’nın üzerinde üç tur dönüyoruz.
Offf yeter bitsin artık bu gerginlik.

Sonunda iniyoruz, pasaport kontrolünden geçip bagajlarımızı alıyoruz. Havaalanından çıkarken polis elimdeki kolide ne var diye soruyor; kitap diyorum. Ha iyi o zaman diyor, ne açtırmak ne x-ray. Montenegro’ya hoş geldik :)

Maskelerimizi çıkarıp derin bir nefes alıyoruz. Tuhaf ama eve geldiğimizi hissediyoruz.
Burada nefes alabiliyoruz madden ve manen; yeniden hatırlıyoruz neden yerleştiğimizi. Arkadaşımız Haluk bizi eve götürüyor. Karanlık yollardan geçerken yıldızlara bakıyoruz.
Ayrılık, kavuşma, özlem, hayal kırıklığı, vazgeçiş, umut ediş… Her şey var… Yol kıvrılıyor ve gözlerimiz düşüncelere dalıp kapanıyor.

Gecenin bir vakti, bu sefer sahiden,
Evimizdeyiz...









Son Durumlar


Celipe’den, kısa bir ara sonrası tekrar merhaba!

Blogumuzu ihmal ettik bir süre, özür dileriz; blogumuzdan ve sizlerden.
Ama kabul edin, siz de bizi ihmal ettiniz. Biz sessiz kalınca, anlatmadınız kendi hikayelerinizi.

Hayatta kalma çabası, hayatı ıskalatıyor bazen.

Neden yazdığını unutuyor insan. Bazen yalnızca kendisi için yazması gerekir, hatırlamak için.

Bazen tanıyıp sevdiğine el uzatmak, onu hayatta tutmak için. Bazen hiç tanımadığıyla tanışmak, becerebilirse hayatına katmak için.

Blog tuhaf bir şey, belki alışamadık hala. Kitap yazmak gibi değil, daha çok konuşmak gibi. Etkileşim olmayınca, boş kuyuya haykırıyormuş gibi hissediyor insan. Sonra, neyse ki aklımıza geliyor: Popüler olmaktansa gerçekten anlayan bir kişiye ulaşmak, her zaman daha değerli.

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” diyor Oğuz Atay.
Bizimki de, naçizane bunun kaygısı belki.

Her maceranın belli evreleri oluyor hayatta. Uzaktan bakınca, kalp grafiğiyle sinus eğrisi arası bir görüntü. Montenegro öykümüzün tamamını paylaşmaya çalıştık, aslında özeti şöyle:
Bir ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye geldik.
Bir ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye gelen herkesi kendimiz gibi zannettik.
Öyle olmadıklarını kırılarak öğrendik.
 Kendi çabamızla bir Cassandra Laneti edinmeyi başardık.
Artık göz göre göre yapılan dolandırıcılıkları da anlatmaktan usanır hale geldik.  
Bedava peynir, fare kapanında olur demekten dilimizde tüy bitti.
Kimin ne sahtekarlık yaptığını söylemekten hiç gocunmadık, sonuçta terazi tutmasını Can Yücel’den öğrenmiştik. Ama bu bile bize farklı şekilde geri döndü. İçinde kötülük barındıran herkese, adres göstermiş olduk. Anlattıklarımıza hak verir gibi yapan herkes, bir menfaat görür görmez paranın peşine gitti. Bir musibet topağı haline geldiler ki, sormayın gitsin.

Neyse, bataklığa saplanmayalım. Bu durum bizi yeteri kadar boğuyor, bir de sizi maruz bırakmayalım.


Montenegro macerasının bu dönemi böyle işte.
İnsanlarla beraber, büyük hayalleri gerçeğe çevirmek istedik. Birileri engellemezse, yeni başlangıçlar yapmak isteyen insanlarla yerel insanlar buluşur, hayaller gerçek olur diye düşünüyorduk.

Meğer asıl sorun, kimsenin yeni temiz bir başlangıç hayal etmemesiymiş.

Bir misafirimiz şöyle demişti:
“Kimse aslında kötülükten kaçmıyor; yaşadığı yerin kurnazlığına yetişemiyor,  küçük yerin büyük kurnazı olmak için geliyor.”

İlk geldiğimiz sene,  yerel insanların hayata, adalete, paraya dair söylediklerini hatırlıyorum şimdi. Hayal kurmak için ne güzel bir başlangıç sağlamışlardı. Tüm söylemlerin euro karşısında değer kaybettiğini görmek,  trajik olmaktan daha fazla komik.



ÖZETLE SON DURUM ŞÖYLE:

İşler devam ediyor:   
Emlak & danışmanlık ile hizmetinizdeyiz.
Butik turlar sürüyor, beraber planlayalım, beraber gezelim.
İpek’in özel dersleri tüm hızıyla sürüyor.
Benim yazarlık & tasarım faaliyetlerim devam ediyor.

Daha fazla kendimize yöneldik:
Okuyoruz, yazıyoruz, izliyoruz, dinliyoruz.
Spor yapıyoruz.
Yoga yapıyoruz.
Bisiklete biniyoruz.
Mikro tarım faaliyetlerindeyiz, (en azından kendimize yetecek kadarını bahçemizde yetiştirmeye çabalıyoruz.) J



PEKİ NE OLACAK?

Biz iki kişilik çabalamamıza devam edeceğiz. Hiç çoğalamama ihtimalinin bilincinde olarak.
Zaten yola çıkarken göze aldığımız risklerden biri de buydu.

Yapılabilecek onlarca proje, kurulabilecek ilişkiler yok mu? Tabii ki var. Ama onu da, gerçekten elini taşın altına koymak isteyenler belirleyecek.
“Siz bir şeylere başlayın, olur gibi olursa ben de gelirim” maalesef artık kabul edilebilir bir cümle değil.

O zaman son söz Wittgenstein’dan gelsin:
“Başkalarına, senin için ifade ettiğinden daha fazla bir sey ifade edemez. Sana neye mal olmuşsa, onlar da o kadar ödeyecekler.”

Daha mutlu yazılarda görüşmek üzere…


Celipe'nin Tatili 3. Bölüm: Brüksel


Brüksel’e tekrar gelişimizin sebebi: TOUR DE FRANCE

Yıllar önce Eurosport spikerleri Caner Eler, Sarper Günsal ve Berkem Ceylan dinleyerek edinilen bisiklet yarışı sevgisi.

Fransa Bisiklet Turu’nun ilk 2 etabının Belçika'da yapılıyor olması.
Bizim o tarihlerde yakınlarda oluşumuz...
Tabii ki tüm bunların bileşkesiyle çılgın bir yarış hafta sonu.

Tabii ki yarışı hiç riske atmamak ve bir şehre de haksızlık yapmamak gerektiğini düşündüğümüzden bir gün erken geldik Brüksel'e.



Brüksel hatırladığımız gibi, hatta hatırladığımızdan daha beter halde gibiydi maalesef.

Baştan sona bir göçmen şehri olmuş. Yanlış anlaşılmasın, mesele göçmen olmakta değil. İsteyen dünyanın istediği köşesinde yaşayabilmeli tabii ki. Hatta sınırları kaldırıversek, sorun toptan çözülüverse. Asıl sorun, göçtüğün yerde ayrıkotu gibi yaşamaya ısrar etmekte. Kaynaşmamakta, etkilememekte ve etkilenmemekte. Yapış yapış bir faydacılık ideolojisini sahiplenmekte. İşine gelince muhafazakar görünüp, işine gelince sözde özgürlükler talep etmekte. Hem sosyal yapıya adapte olmayayım, hem işsizlik ve çocuk yardımı alayım diyen zihniyette. Hem şovenistçe canım memleketim, canım iktidarım propagandası yapıp, çocuklarını Belçika vatandaşı olarak kaydettirmekte hiçbir beis görmemekte.


Belçika için diğer şehirlerden farklı olan durum ise şu; bu zihniyeti, oraya göçmüş bulunan birçok halkın taşıması. Uyum içerisinde, geliştirici bir kozmopolit olmaktan uzak; eklektik ve yıkmak üzerine kurulmuş uluslararası bir koalisyon gibi.

Neyse bu kadar karamsarlık yeter. İlk günün güzel tarafları; şehri köşe bucak dolduran bisiklet sevdalıları ve tabii ki Belçika Biraları!!! Renk renk, çeşit çeşit, türlü türlü, anlatmakla bitmez, içmekle tükenmez J Aslında en akıllıca olanı, dört yıllık bir üniversiteye kayıt yaptıracaksın, sonra a harfinden başlayacaksın. J

Ertesi gün yarış günü: (Birkaç paragraf bisiklet meraklıları için, meraksızlar son paragrafa geçebilir.) İlk etap sprint etabı. Şehir içinde başlayıp şehir içinde bitiyor. Start Place Royale’de.  Tahminimizce bir milyon kişi filan var. Seyirci başlangıcı için yol kenarında güzel bir yer kapıyoruz. Chris Froome, maalesef bu yarışta yok, biraz boynumuz bükük. Acil şifalar diliyoruz. Ama bisiklet sporu, zevk almak için illa ki taraf tutmanın gerekmediğini öğretti bize. İnanılmaz bir ruh hali, anlayabilmek için bile emek vermek gerek. Kazanmak, kaybetmek, fedakarlık, destek, çalışma, şans… Hiç kazanmayacağını bilerek denemek, kimse anlam veremese de kaçışa girmek, kazanmayı beceremesen de güzel kaybedebilmeyi öğrenmek.

Tabii ki önümüzden geçiveriyorlar 15sn’de. Tüm bekleyiş bunun için mi? Evet, tam da bunun için ve hayır, zamanla kazanılan çok çok daha fazlası için.

Gün içinde vakit geçirip akşam üzeri finiş yerine koşuyoruz. Finiş Parc Royal’de. En az start kadar kalabalık. Her yerde müzik çalıyor, hazırlıklı gelenler içeceklerini içiyor, hediye dağıtan tur araçları geçiyor. Sonra yarış geliyor, önce sprinterlar, sonra peloton. (Mike TEUNISSEN kazanıyor.)

Diğer gün takım zamana karşı.

Yol biskletinin Tron’a en fazla yaklaştığı nokta. İzlemek için bu sefer Woluwe-Saint-Pierre’i seçiyoruz. Hem sıcak bir günde beklemek için ideal kocaman bir park var, diğer sebep ise bisiklet efsanesi Eddy Merckx’in büyüdüğü yer olması. 
Bu sefer 5dk’da bir, takım takım geçiyorlar. Tüm güne yayılan bir etkinlik gibi. Ömürde bir kere parçası olmak güzel. Televizyondan anlatıcı dostlarımızla turu paylaşmak, tabii ki bambaşka keyifli. (TEAM JUMBO - VISMA kazanıyor).


Belçika'ya dair son birkaç söz etmek gerekirse;
tuhaf bir yer vesselam. Yıllar boyu gevşek tutulan göçmen politikaları, buna karşı yükselen milliyetçilik dalgası, göstermelik adaptasyon-asimilasyon politikaları, zerre değişmemekte kararlı mülteciler, doğu kurnazlığının batı iki yüzlülüğü ile 25 rountluk dev mücadelesi. 

Sonuç, herkesin kaybettiği bir savaş. Estetiğin yok olması. Sosyal devlet idealinin çöküşü. Sartrevari bir cehennem.
Ama bir taraftan rahibi bile bira yapıyor, öyle kaçak rakı gibi de değil üstelik, dünya klasmanında. 

Her şeye rağmen, her dakikası güzeldi. Her şeye rağmen, çok önemli bir sebep olmazsa bir daha gitmeyiz zannımızca :) .

Bir sonraki yazımız yeniden Fransa'da; 
Celipe'nin Lille maceralarında görüşmek üzere..