Küçük Şehirden Büyük Ülkeye

Bazen hayat, planlarına aldırmadan sürprizler yapabiliyor sana. Bizim de başımıza tam da bu geldi.
Sağlık sorunları baş gösterdi, Türkiye'ye gitmeye karar verdik. Zaten tüm Balkanlar, bir miktar ciddi problemleri için İstanbul'a gidiyor. Stres, heyecan had safhada.

İşimizi sağlama alıp, rezervasyonu bir ay yapıyoruz, sağlık bu şakası olmaz. Hem gitmişken eş dost kimseyi es geçmeyiz, kimsenin gönlü kalmaz diye düşünüyoruz.

Biz yola çıkmadan felaketler birbirini izliyor: Deprem, virüs (geldikten sonra da, tam gezilerimizden önce uçağın düşmesi!) haberleri bitmiyor. Konu sağlık olmasa kainattan mesaj var deyip oturacağız evimizde.

Yola çıkıyoruz. Süre uzun olunca arabamızı Tivat'ta bırakıyoruz. Havaalanına bizi Filip bırakıyor, (hani düğününe gitmiştik, transfer şirketi olan hani) üşenmemiş gelmiş sabahın dördünde.
Olaysızca iniyoruz pek yeni havaalanına. Benim ilk görüşüm kendilerini. Hiç görmesem üzülmezmişim.


Bilinçliyiz, hazırlıklıyız. Hemen takıyoruz maskelerimizi. Bendeniz cennet kuşu, hatalı ırkçılığa kurban gidip Çinli zannediliyorum. Bir şarap uğruna hayatını riske atmak istemeyen duty free çalışanları, benden kaçmaya çalışıyorlar. Her gün 1.90’lık Çinli görüyorlar sanki. Ben Türkçe konuşunca kıvırmaya çalışıyorlar. Bu adamlar Çinlilere nasıl davranıyorlar diye kaygılanıyoruz.

Arkadaşımız Ozan, sürpriz yapıp bizi karşılıyor. O da, Montenegro dolandırıcıları mağduru. Euro bazında bile pahalı bir sokak arası pastanesinde sohbet ediyoruz. Askerden sonra onu ilk görüşümüz, dile kolay.
Sokakta yürürken Türkçe konuşan herkese dönüp dönüp bakıyoruz. Tabii ki nüfusun %99'u Türkçe konuşuyor. Ne demek istediğimizi, dilinden uzakta yaşayanlar daha iyi anlar.

Sonra bizi Suna hocanın evine bırakıyor. Suna hoca Galatasaray Lisesi'nden, İpek'in tarih hocası(hani bizi ziyarete gelmişti geçen sene). Hemen koyu bir sohbet başlıyor, tabii ki yüzde sekseni ülkeye dair.
Ertesi gün hemencecik doktordayız. Lafı uzatmadan ameliyat diyor. Zaten psikolojimiz hazır, biz hazırız.

Ertesi gün, sabah erkenden hastanedeyiz. En büyük sorunumuz, ameliyat kostümleri çok çirkin; battal boy çöp poşeti gibi. Zaten kişisel her şeyin senden alınırken, bir nebze olsun güzel olabilirmiş. Hemşireler de bizimle hemfikir. Ameliyat hemşirelerini de çirkin çirkin giydirmişler, nasıl olsa insan içine çıkmazlar diye.

İpek ameliyatta. Ben artık yabancı bir şehrin sokaklarında yürüyorum, içim dışım yağmurlu.





Neyse ki doktorumuz muhteşem, tüm sorunları tek seferde bertaraf ediyor. Derin bir nefes alıyoruz.
Ziyarete arkadaşlar geliyor, beklendik ve beklenmedik. Gece hastanedeyiz. Biraz ağrı var. Benim ziyaretçi koltuğuna sığmama ise imkan yok.


Ertesi gün, anne bakımı için hastaneden çıkıyoruz. Çıkış işlemleri filan derken hastaneden çıktığımızı yazmayı unutuyoruz. Bazı arkadaşlarımız, hatta bizi yalnızca sosyal medyadan tanıyan insanlar geçmiş olsuna hastaneye gelmişler. Telefon bile etmemiş birinci derece akrabalarımız varken, mahcup oluyoruz bu nezakete ama insanlık adına seviniyoruz.


Anne evi bir ihtimam, bir ihtimam. Zaten yalnızca uyumak ve dinlenmek istiyoruz. Türlü türlü yemekler hazırlanıyor, hiç şikayetimiz yok tabii ki. İpek'in teyzesi, annesi, benim annem ve İpek, aynı dönemde ameliyat olduklarından kimse kimseye sarılamıyor ama ailenin bütün kadınları güçlü. Yüzlerden gülücük eksik olmuyor.

Hafta başı, ameliyat sonrası doktor kontrolü. Doktora ulaşmak için, İstanbul trafiğinin içine dalıyoruz. Yol boyu, içinden geçtiğimiz her muhit artık bize yabancı. Bir gökdelen arsızlığı almış başını gitmiş. Suçlunun hep yapan olduğu, satın alanın hiç günahının bulunmadığı binalarla dolmuş; 10.000 yılın sonunda beton tanrısına tapanların şehri olmuş İstanbul.

Doktor “her şey temiz” diyor, “git en az 5 yıl da gelme”. İpek'e söz yetmiyor, yazılı garanti alıyor doktordan :)

Güle oynaya Nursen’e gidiyoruz. Nursen, İpek’in hiç yenge demediği yengesi. Evin yakınında bir yemek yiyelim diyoruz, Montenegro’dan geldiğimizi duyan mekan sahibi; yanındaki restoranın sahibinin bizim oralarda inşaatçı olmaya karar verdiğini anlatıyor. Ya sabır diyoruz; bugün güzel bir gün ve ne yapsanız bozamazsınız.

Hastanın rehabilitasyona ihtiyacı var. Nursen’in evi de Ataşehir’de. Fenerbahçe’nin basketbol maçı var. Fırsat bu fırsat deyip maça gidiyoruz; yoksa konunun fanatik olmamla hiçbir alakası yok. İyi oynamıyoruz maalesef ama var gücümüzle bağırıp içimizdeki stresi dışarı atıyoruz. Nursen’ın takımları karıştırıp karşı takımın sayısına sevinmesi, arkamızdaki çocukları gülmekten yere düşürüyor; hem kendimize, hem çevremize neşe saçıyoruz. Ben unutup İpek'i biraz sarsıyorum tezahürat yaparken. İpek unutup delice alkışlıyor. Neyse ki dikişler patlamadan eve dönüyoruz.


İstanbul’da kar başlıyor. İstanbul’a kar yağdığına göre, ülkeye kar yağdı diyebilir haber bültenleri; doğu son iki aydır kar altında olsa da.

Montenegro'da önce müşterimiz olan, sonrasında aile olduğumuz Nuriye Hanım ve Ahmet Bey bizi Ağva’daki otellerine kaçırıyorlar. İstanbul’da kalmış olan nadir doğal alanlardan Şile ve Ağva. Ama korkarız betonseverler kuzeye doğru geliyor hızla. “Concrete is coming”
Sohbet-muhabbet, sofralar, şişeler. Bir diğer Montenegro müşteri-aile dönüşümü yaşadığımız Berna Hanım ve Yalın Bey'i ziyaret ediyoruz Ağva'da. Yalın Bey yok. Berna Hanım ile otururken Nuriye Hanım'ı da çağırıyoruz ve sohbet koyulaşıyor. Daha çok sohbet, şömineye odun, şişeler lingo lingo şişeler...

Sonrası;

Sonrası ver elini Ankara. Ankara benim anne-baba memleketi. İpek yalnızca Behzat Ç aracılığı ile biliyor Ankara’yı. Ankara soğuk, Ankara kar altında.
Bozkırın ortasındaki şehir bile değişmiş ben görmeyeli; sanki hiç değişemezmiş gibi gelirdi.
Havaalanında Mehmet Bey karşılıyor bizi. Ankara’da Mehmet-Suret çiftinin misafirleriyiz.
Hep rehberlik yapmak olmaz, rolleri değişip Mehmet Bey’i rehberimiz ilan ediyoruz.


İlk durak Anıtkabir. Söze hacet yok. Anıtkabir özlenir mi? Tabii ki özlenir. Anıtkabir ayrı, içinde yatan ayrı özlenir.




Ertesi gün, turistlik tam gaz devam. Önce Ankara Kalesi; sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Kale inceden restore edilmiş, çevresi de islah edilmiş. Manzara neyse ki kar altında. Beyaz, kir örtmeye çabalıyor elinden geldiğince. Tam kaleden çıkarken 2 çalgıcı geliyor. İpek kapı gıcırtısına oynar malum, başlıyor oynamaya. Suret Hanım da katılıyor ona. Keyifliyiz çok.
Medeniyetler müzesi ödül aldığı eski günlerin uzağında. Dönemin hoyratlığından payına düşeni almış sanki. Mehmet Bey müfettiş. Kazı alanında, tarihi eserlerin eski fotoğrafları asılı duvarda; önünde de eserin kendisi. Fotoğraftaki eser, önümüzdeki eserden daha sağlam. Topraktan çıkmasıyla bugün arasında başına bir şeyler gelmiş yani. 4000 yıl toprak altında saklanıp kurtulmuş, 100 yılda başına neler gelmiş. Taş olmak bile zor bu memlekette velhasılı.

Eve dönerken Ulus’taki pavyonlu caddeden geçiyoruz. Şu sıralar yeni belgeselini izlemişiz, heyecanlıyız. Caddede kozmopolitlik hat safada: Vergi dairesi, banka, pavyon, üniversite, pavyon, pavyon, adliye. Müthiş.


Sonraki gün Ankara buluşması zamanı.

İlk durak, adı kendinden daha büyük olan Kuğulu Park. Oradan Tunalı Hilmi.
Günün bir bölümü, Montenegro ile ilgili soruların cevaplanmasına ayrılmış durumda; diğer bölüm ise takipçilere, arkadaşlara, eski dostlara ve akrabalara.

Sohbet, sohbet. Mekan güzel ama müzik biraz yüksek. Ameliyatta takılan hortum, İpek’in boğazını çizmiş.  Ancak sorumluluk duygusu ağır basıyor, bağıra bağıra konuşmaya devam. Sonuç: sesi tamamen gidiyor. Bundan sonrası fısıltıyla, hem de biraz ürpertici bir fısıltıyla.


Mini Türkiye Turnesi'ne devam. Adana 15 derece. Ankara’nın -7’sinden sonra iyi geliyor. Burada Çukurova Üniversitesi’nin misafirhanesinde kalıyoruz. Suat Hoca, Su Ürünleri Fakültesinde profesör. Pek muhterem eşleri Çiğdem de aynı üniversitede. Yeni rehberimiz kendileri. Sevgililer Gününü bizimle geçirmek isteyen İpek'in ilkokul arkadaşı Melda da uçağa atlayıp yanımıza geliyor. Her türlü çatlakça fikirin destekçisiyiz.

Önce eski Adana’yı geziyoruz. Taş Köprü, Ulu Cami, Eski Çarşı, Küçük Cami. Bakınca kalori aldıran tatlılar, üç parmak kalınlığında bilezikler satan kuyumcular,  şalvar dükkanları, bol ışıklı erotik shoplar ve tabii ki şalgamcılar. Şalgamcılar arasında biri özel: Ali Göde
Hiç tanımadığımız bir akrabamız olduğuna inanıyorum. Eyvah Eyvah’taki Ata Demirer gibi  giriyorum dükkana; içeride bana benzeyen kimse var mı diye bakıyorum. Kimse benzemiyor. Belki çalışanlar sülaleden değildir diye düşünüyorum. Koca bir bardak şalgam içip yola devam ediyoruz. Bu da sır olarak kalsın, ne yapalım.

Adana’da trafik kurallarını çözmemiz biraz vakit alıyor. Yeşil kırmızı fark etmiyor, araç da yaya da her koşulda geçiyor. Taksici tamponla amcayı itekliyor, amca bastonla karşılık veriyor. Teyzeler bağrıyor, dolmuşlar korna çalıyor. En son yeşil ışıkta koştuğumuzu fark ediyoruz. Ölmeden bir kafeye sığınıyoruz.

Yeni Adana’nın bir kısmı hipster. Bol organik, biraz kinoalı, nitelikli kahveli, modifiye çaylı bambaşka bir akım. Biz üç kişiyiz bu sırada; birisi vegan, birisi vejetaryen. Eskiden mecburen entel kabul edilirdik, şimdi mecburen hipsterız. Ama ortak kabul, her koşulda zenginiz. Zenginiz ve dertsizlikten vejetaryeniz. O halde kalın hesaplar ödemek görevimiz. İpek elbette Adana'ya gelmişken, kebapları denemeden ayrılmıyor.



Adana buluşması çok hoş bir arkadaş kafesinde.

İpek buluşmaya kadar fısıltıyla iletişiyor Adana'da. Suat Hoca ve eşi Çiğdem, İpek'in saniye durmayan öksürüğünü dindirmek ve sesini geri getirmek için türlü bitki çayları, pekmezler, karışımlar yapıyorlar. Ve beklenen an. İpek'ten çatallı da olsa ses çıkıyor buluşmada. Gelenlerle hal hatır, biraz Türkiye, biraz Montenegro. Planlar, öneriler ama çokça dolandırıcılara yem olmayın uyarıları. Sonuçta onlar hepimize zararlı.





Mersin, trenle bir saat. Hayriye ve Taylan bizi karşılıyorlar. Bir de küçük bebişimiz var, buraya
geldiklerinde henüz annesiyle beraberdi, ilk torunumuz kendisi. Kahvaltı müthiş, gurbetçiye özel serpme kahvaltı.
Hava daha da sıcak. Sahil pırıl pırıl. Uzun uzun yürüyoruz. Bir yanımız derya deniz, bir yanımız Çin Seddi gibi uzanan çok katlı binalar. Herkes denizi görmek istiyormuş, öyle diyorlar. Keşke çok katlı evlerinden değil de kıyısından görmeye ikna olsalar.

Akşama biz Melda ile maç peşindeyiz. Fener kupayı alıyor, mutluyuz. İpek, Hayriye ve Taylan ile tantuni peşinde. Onlar da mutlular.

Akşam treniyle tekrar Adana. Ertesi gün İstanbul.

Hava değişimi ve uykusuzluk sonucu, gelsin Celil'e boğaz enfeksiyonu.
İpek için KBB doktorumuzdan randevu almıştık. Doktor beni görüyor, eyvah önce sen gel diyor.
Koca koca antibiyotikler, ibuprofenler, parasetamoller…
İpek trakeit; yani nefes borusu zedelenmiş ve zedelenen yerleri mide asiti biraz yakmış. Öksürük bela.

İstanbul’da yarı zorunlu ev istirahati. İpek, hep yollarda; iş görüşmelerine devam ediyor. Hastalık 4-5 günümü iptal ediyor. Bir gece Nursen'de otururken İpek'in telefonu çalıyor. Tanımadığı bir sabit hat numarası. Bir açıyor ki karşısında Zeki Kayahan Coşkun ve İpek bu sefer Matrax'ta canlı yayında! Zeki yine bize şahane bir sürpriz yapıyor. O da yoğun çok. O sebeple yüz yüze görüşemiyoruz bu sefer ama kalplerimiz hep bir, biliyoruz.

Yapılacak iş çok, gün az; görüşülecek eş, dost, arkadaş çok, zaman az... Biraz iyileşince Anadolu Yakası'na veda edip Avrupa Yakası'na geçiyoruz. Bu sefer Ozan’ın misafiriyiz. Ozan iyi de çevresi kötü! İstanbul’da yaşadığımız dönemde de, Cihangir'i sevemedik bir türlü. Trafiği keşmekeş, yokuşları anlamsız, insanı kimlik bunalımında.

Gece Frankofon buluşması var. Fransa'dan haftasonuluk gelmiş olanlarla senelerdir Türkiye'de yaşayan Fransız hocalar, eşleri, partnerleri, eski öğrenciler. Herkes kendi hikayesini anlatıyor ufak ufak. Yıllar da girse araya, hiç zaman geçmemiş gibi devam eden muhabbetlerden. Doğduğu topraklardan uzakta yaşayanlar, birbirlerini daha kolay anlıyorlar bazen. Hiç çıkar ilişkisi yok, herkes yalnızca birbirini görmek için burada. Fransızlar kendi aralarında Türkçe konuşuyor, Türkler Fransızca. Garson durumu çözemeyip İngilizce mönü getiriyor. İhtiyacımız olan gecelerden. İyi geliyor. Bir daha nerede, ne zaman görüşeceğimizi bilmeden dağılıyoruz; vedalaşmamız bile dil karmaşası. Görüşürüz canımlar, bisou bisou.

Dişçisi, cildiyesi, fizik tedavisi, MRIı, eczanesi… Bitmiyor. Çemberi tamamlayıp Suna Hoca'ya geri dönüyoruz. Akatlarda yaşıyor kendileri, İstanbul’un nefes alabilen son bölgelerinden.
Küçük yürüyüşler yapıyoruz, bir nebze güzel hatırlamak için İstanbul’u. İpek beni Suna hocayla bırakıp Candan ablasına kaçıyor bir gece. İkimiz ayrı yerlerde, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız keyifli sohbetlerle bezeli bir gece geçiriyoruz.

Virus paniği tüm dünyada artıyor. Yeni bir maske almak için eczaneye giriyoruz, maske fiyatları çıldırmış. Karaborsa her yerde. İnsanın yoksunluğundan bir nebze menfaat sağlamaya çalışan herkes ahlaksızdır, nokta.


Aynı akşam, Orkan ile buluşuyoruz. Babasıyla beraber küçük ölçekli yapı işleri yapıyorlar. Bize Türkiye’deki inşaatlar ve ihale süreçleriyle ilgili hikayeler anlatıyor. Aydınlanırken kararıyoruz. Kötülük ve çürüme bizim algılayabileceğimizin çok ötesinde. El ele verilip yaratılmış bir cehennem portresi, herkes birbirinin ateşini yelliyor. Yanan da, yakan da, odun da kendisi.



Şehit haberleri geliyor. Garnizon yemekhanesinde, cızırdayan televizyondan duyduğum şehit haberleri geliyor aklıma. Önce buz gibi bir sessizlik, sonra şehitler ölmez sesleri. Üstün başın yemyeşil. Öldü diye fotoğrafı gösterilenler, birebir sana benziyor. En yakın telefona koşup ağladığını belli etmeden anneni arıyorsun. Ben iyiyim demek bile içini acıtıyor. Ben iyiyim, ama birileri iyi değil. O birilerinin yakınları hiçbir zaman iyi olmayacak. Şehitler ölüyör…

Geri dönüş günü geliyor.
Uçak akşam üzeri. Mültecilerin sınır geçişi serbest bırakılıyor. Sınırlarda problem olur mu diye kaygılıyız. O kadar şey üst üste geldi ki, neye kaygılanacağımızı şaşırdık. Bavullar, çantalar, kitap kolimiz, maskelerimiz ve endişelerimizle havaalanındayız. Kalabalık, güvenlik ve pasaport kontrolleri yavaş, maskeyle nefes almak zor. Uçağa biniyoruz, havalandırma çalışmıyor, virüse karşı önlem diyorlar. Uçak 45 dakika tavuk gibi yerde gidiyor. Uçuş 1 saat 15 dakika. Pilot hiç konuşmuyor, ilginç. Podgorica’nın üzerinde üç tur dönüyoruz.
Offf yeter bitsin artık bu gerginlik.

Sonunda iniyoruz, pasaport kontrolünden geçip bagajlarımızı alıyoruz. Havaalanından çıkarken polis elimdeki kolide ne var diye soruyor; kitap diyorum. Ha iyi o zaman diyor, ne açtırmak ne x-ray. Montenegro’ya hoş geldik :)

Maskelerimizi çıkarıp derin bir nefes alıyoruz. Tuhaf ama eve geldiğimizi hissediyoruz.
Burada nefes alabiliyoruz madden ve manen; yeniden hatırlıyoruz neden yerleştiğimizi. Arkadaşımız Haluk bizi eve götürüyor. Karanlık yollardan geçerken yıldızlara bakıyoruz.
Ayrılık, kavuşma, özlem, hayal kırıklığı, vazgeçiş, umut ediş… Her şey var… Yol kıvrılıyor ve gözlerimiz düşüncelere dalıp kapanıyor.

Gecenin bir vakti, bu sefer sahiden,
Evimizdeyiz...









Son Durumlar


Celipe’den, kısa bir ara sonrası tekrar merhaba!

Blogumuzu ihmal ettik bir süre, özür dileriz; blogumuzdan ve sizlerden.
Ama kabul edin, siz de bizi ihmal ettiniz. Biz sessiz kalınca, anlatmadınız kendi hikayelerinizi.

Hayatta kalma çabası, hayatı ıskalatıyor bazen.

Neden yazdığını unutuyor insan. Bazen yalnızca kendisi için yazması gerekir, hatırlamak için.

Bazen tanıyıp sevdiğine el uzatmak, onu hayatta tutmak için. Bazen hiç tanımadığıyla tanışmak, becerebilirse hayatına katmak için.

Blog tuhaf bir şey, belki alışamadık hala. Kitap yazmak gibi değil, daha çok konuşmak gibi. Etkileşim olmayınca, boş kuyuya haykırıyormuş gibi hissediyor insan. Sonra, neyse ki aklımıza geliyor: Popüler olmaktansa gerçekten anlayan bir kişiye ulaşmak, her zaman daha değerli.

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” diyor Oğuz Atay.
Bizimki de, naçizane bunun kaygısı belki.

Her maceranın belli evreleri oluyor hayatta. Uzaktan bakınca, kalp grafiğiyle sinus eğrisi arası bir görüntü. Montenegro öykümüzün tamamını paylaşmaya çalıştık, aslında özeti şöyle:
Bir ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye geldik.
Bir ülkeyi bırakıp başka bir ülkeye gelen herkesi kendimiz gibi zannettik.
Öyle olmadıklarını kırılarak öğrendik.
 Kendi çabamızla bir Cassandra Laneti edinmeyi başardık.
Artık göz göre göre yapılan dolandırıcılıkları da anlatmaktan usanır hale geldik.  
Bedava peynir, fare kapanında olur demekten dilimizde tüy bitti.
Kimin ne sahtekarlık yaptığını söylemekten hiç gocunmadık, sonuçta terazi tutmasını Can Yücel’den öğrenmiştik. Ama bu bile bize farklı şekilde geri döndü. İçinde kötülük barındıran herkese, adres göstermiş olduk. Anlattıklarımıza hak verir gibi yapan herkes, bir menfaat görür görmez paranın peşine gitti. Bir musibet topağı haline geldiler ki, sormayın gitsin.

Neyse, bataklığa saplanmayalım. Bu durum bizi yeteri kadar boğuyor, bir de sizi maruz bırakmayalım.


Montenegro macerasının bu dönemi böyle işte.
İnsanlarla beraber, büyük hayalleri gerçeğe çevirmek istedik. Birileri engellemezse, yeni başlangıçlar yapmak isteyen insanlarla yerel insanlar buluşur, hayaller gerçek olur diye düşünüyorduk.

Meğer asıl sorun, kimsenin yeni temiz bir başlangıç hayal etmemesiymiş.

Bir misafirimiz şöyle demişti:
“Kimse aslında kötülükten kaçmıyor; yaşadığı yerin kurnazlığına yetişemiyor,  küçük yerin büyük kurnazı olmak için geliyor.”

İlk geldiğimiz sene,  yerel insanların hayata, adalete, paraya dair söylediklerini hatırlıyorum şimdi. Hayal kurmak için ne güzel bir başlangıç sağlamışlardı. Tüm söylemlerin euro karşısında değer kaybettiğini görmek,  trajik olmaktan daha fazla komik.



ÖZETLE SON DURUM ŞÖYLE:

İşler devam ediyor:   
Emlak & danışmanlık ile hizmetinizdeyiz.
Butik turlar sürüyor, beraber planlayalım, beraber gezelim.
İpek’in özel dersleri tüm hızıyla sürüyor.
Benim yazarlık & tasarım faaliyetlerim devam ediyor.

Daha fazla kendimize yöneldik:
Okuyoruz, yazıyoruz, izliyoruz, dinliyoruz.
Spor yapıyoruz.
Yoga yapıyoruz.
Bisiklete biniyoruz.
Mikro tarım faaliyetlerindeyiz, (en azından kendimize yetecek kadarını bahçemizde yetiştirmeye çabalıyoruz.) J



PEKİ NE OLACAK?

Biz iki kişilik çabalamamıza devam edeceğiz. Hiç çoğalamama ihtimalinin bilincinde olarak.
Zaten yola çıkarken göze aldığımız risklerden biri de buydu.

Yapılabilecek onlarca proje, kurulabilecek ilişkiler yok mu? Tabii ki var. Ama onu da, gerçekten elini taşın altına koymak isteyenler belirleyecek.
“Siz bir şeylere başlayın, olur gibi olursa ben de gelirim” maalesef artık kabul edilebilir bir cümle değil.

O zaman son söz Wittgenstein’dan gelsin:
“Başkalarına, senin için ifade ettiğinden daha fazla bir sey ifade edemez. Sana neye mal olmuşsa, onlar da o kadar ödeyecekler.”

Daha mutlu yazılarda görüşmek üzere…


Celipe'nin Tatili 3. Bölüm: Brüksel


Brüksel’e tekrar gelişimizin sebebi: TOUR DE FRANCE

Yıllar önce Eurosport spikerleri Caner Eler, Sarper Günsal ve Berkem Ceylan dinleyerek edinilen bisiklet yarışı sevgisi.

Fransa Bisiklet Turu’nun ilk 2 etabının Belçika'da yapılıyor olması.
Bizim o tarihlerde yakınlarda oluşumuz...
Tabii ki tüm bunların bileşkesiyle çılgın bir yarış hafta sonu.

Tabii ki yarışı hiç riske atmamak ve bir şehre de haksızlık yapmamak gerektiğini düşündüğümüzden bir gün erken geldik Brüksel'e.



Brüksel hatırladığımız gibi, hatta hatırladığımızdan daha beter halde gibiydi maalesef.

Baştan sona bir göçmen şehri olmuş. Yanlış anlaşılmasın, mesele göçmen olmakta değil. İsteyen dünyanın istediği köşesinde yaşayabilmeli tabii ki. Hatta sınırları kaldırıversek, sorun toptan çözülüverse. Asıl sorun, göçtüğün yerde ayrıkotu gibi yaşamaya ısrar etmekte. Kaynaşmamakta, etkilememekte ve etkilenmemekte. Yapış yapış bir faydacılık ideolojisini sahiplenmekte. İşine gelince muhafazakar görünüp, işine gelince sözde özgürlükler talep etmekte. Hem sosyal yapıya adapte olmayayım, hem işsizlik ve çocuk yardımı alayım diyen zihniyette. Hem şovenistçe canım memleketim, canım iktidarım propagandası yapıp, çocuklarını Belçika vatandaşı olarak kaydettirmekte hiçbir beis görmemekte.


Belçika için diğer şehirlerden farklı olan durum ise şu; bu zihniyeti, oraya göçmüş bulunan birçok halkın taşıması. Uyum içerisinde, geliştirici bir kozmopolit olmaktan uzak; eklektik ve yıkmak üzerine kurulmuş uluslararası bir koalisyon gibi.

Neyse bu kadar karamsarlık yeter. İlk günün güzel tarafları; şehri köşe bucak dolduran bisiklet sevdalıları ve tabii ki Belçika Biraları!!! Renk renk, çeşit çeşit, türlü türlü, anlatmakla bitmez, içmekle tükenmez J Aslında en akıllıca olanı, dört yıllık bir üniversiteye kayıt yaptıracaksın, sonra a harfinden başlayacaksın. J

Ertesi gün yarış günü: (Birkaç paragraf bisiklet meraklıları için, meraksızlar son paragrafa geçebilir.) İlk etap sprint etabı. Şehir içinde başlayıp şehir içinde bitiyor. Start Place Royale’de.  Tahminimizce bir milyon kişi filan var. Seyirci başlangıcı için yol kenarında güzel bir yer kapıyoruz. Chris Froome, maalesef bu yarışta yok, biraz boynumuz bükük. Acil şifalar diliyoruz. Ama bisiklet sporu, zevk almak için illa ki taraf tutmanın gerekmediğini öğretti bize. İnanılmaz bir ruh hali, anlayabilmek için bile emek vermek gerek. Kazanmak, kaybetmek, fedakarlık, destek, çalışma, şans… Hiç kazanmayacağını bilerek denemek, kimse anlam veremese de kaçışa girmek, kazanmayı beceremesen de güzel kaybedebilmeyi öğrenmek.

Tabii ki önümüzden geçiveriyorlar 15sn’de. Tüm bekleyiş bunun için mi? Evet, tam da bunun için ve hayır, zamanla kazanılan çok çok daha fazlası için.

Gün içinde vakit geçirip akşam üzeri finiş yerine koşuyoruz. Finiş Parc Royal’de. En az start kadar kalabalık. Her yerde müzik çalıyor, hazırlıklı gelenler içeceklerini içiyor, hediye dağıtan tur araçları geçiyor. Sonra yarış geliyor, önce sprinterlar, sonra peloton. (Mike TEUNISSEN kazanıyor.)

Diğer gün takım zamana karşı.

Yol biskletinin Tron’a en fazla yaklaştığı nokta. İzlemek için bu sefer Woluwe-Saint-Pierre’i seçiyoruz. Hem sıcak bir günde beklemek için ideal kocaman bir park var, diğer sebep ise bisiklet efsanesi Eddy Merckx’in büyüdüğü yer olması. 
Bu sefer 5dk’da bir, takım takım geçiyorlar. Tüm güne yayılan bir etkinlik gibi. Ömürde bir kere parçası olmak güzel. Televizyondan anlatıcı dostlarımızla turu paylaşmak, tabii ki bambaşka keyifli. (TEAM JUMBO - VISMA kazanıyor).


Belçika'ya dair son birkaç söz etmek gerekirse;
tuhaf bir yer vesselam. Yıllar boyu gevşek tutulan göçmen politikaları, buna karşı yükselen milliyetçilik dalgası, göstermelik adaptasyon-asimilasyon politikaları, zerre değişmemekte kararlı mülteciler, doğu kurnazlığının batı iki yüzlülüğü ile 25 rountluk dev mücadelesi. 

Sonuç, herkesin kaybettiği bir savaş. Estetiğin yok olması. Sosyal devlet idealinin çöküşü. Sartrevari bir cehennem.
Ama bir taraftan rahibi bile bira yapıyor, öyle kaçak rakı gibi de değil üstelik, dünya klasmanında. 

Her şeye rağmen, her dakikası güzeldi. Her şeye rağmen, çok önemli bir sebep olmazsa bir daha gitmeyiz zannımızca :) .

Bir sonraki yazımız yeniden Fransa'da; 
Celipe'nin Lille maceralarında görüşmek üzere..





Celipe’nin Tatili: 2.Bölüm: Hollanda


İstikamet Hollanda, gerçek hızlı tren sağolsun, 450 km = 2 buçuk saat! Celipe’nin yeni yerler görme zamanı. Tabii ki arkadaş ziyaretlerine devam.

İlk durak Den Haag. Bizim oralarda Lahey diye bilinir kendisi.
Küçük bir yerleşim; bir bölümünü yönetim binaları ve bürokrasi kaplamış ama kasvetli bir yer kesinlikle değil.

Her yer yürüme mesafesi; biz hala şehir keşiflerinin yürüyerek yapılmasına inananlardanız ve günlük ortalama yürüyüş mesafemiz 15km kadardır J. İsabet; ulaşım çok pahalı.

Yer gök bisikletli, biraz dalgınsanız araba değil bir bisikletin altında kalma olasılığınız yüksek. Öncelik tamamen bisikletlilere verilmiş, yaya 2.sırada. Yalnız şöyle bir paradoks var; herkesin bisikleti olduğu için, kiralık bisiklet bulmak neredeyse imkansız.
Bisiklet hırsızlığı, şehrin en güzide ata sporu. Konuştuğumuz herkes, en az 3 bisiklet çaldırmış. Satın alırken 2.el, en renksiz ve en göze batmayanını almaya çalışıyorlar. Sportif amaçla pro-bike kullanımı çok yok, bisiklet tamamen bir ulaşım aracı.

Şehrin bir bölümünde Türkçe benzeri bir dil kullanarak hayatta kalmak mümkün. Ama insan, o hayatta kalmak ister mi emin olamıyoruz.

Geleneksel yöntemlerle beslenmek pek mümkün değil, hem gereksiz pahalı hem de çok fazla alternatif yok. Sabah kahvaltısı, bir çok Avrupa ülkesindeki gibi neredeyse yok. Hollandalılar öğle yemeklerini, yanlarındaki sefer tasları ile çözüyorlar. Bir diğer çözümleri ise Hollanda mutfağının vazgeçilmezi olan sandwich. Akşam yemeği ise kesinlikle ciddi alınan bir öğün değil, peynir ya da salata kime yetmez değil mi?

Marketler vejetaryenler için cennet. Reyonlar dolusu seçenek, hızlı yemek çözümleri, yemeklik malzemeler v.s.

Bir  şehri hissetmenin en güzel yolu, halkının davranışlarına uyum göstermek. Direnç gösteren daima mutsuz olur. Madem ki yöntem böyle, adapte olmak gerekli. Zaten ne demiş Darwin: En güçlü olan değil, en iyi adapte olan hayatta kalacak J

Den Haag’ın iki ana bölümü var, şehir bölümü ve sayfiye bölümü.
Biz ikinci bölümü çok daha fazla sevdik.
Şehre 15 dk mesafede, yanyana dizilmiş küçük küçük evler hayal edin. Önlerinde 11km uzunluğunda gerçekten kocaman bir kumsal. Kumsalda geniş aralıklarla kondurulmuş ahşap barlar. Sonrası ise tabii ki göz alabildiğine okyanus.

Okyanus, tuhaf bir şekilde etkileyici olmuştur bizim için. Deniz gibi değil, daha fazlası. Deniz tutsak sanki, en azından bir yere ait. Okyanus, hep gitmek gibi…  Daha bilinmez, daha korkutucu, daha çekici…
Hava da yardımcı oldu bu ruh halimize, yağmursuz ama olabildiğince serin. Tüm kumsal bize ait gibi. Bir de ergen gücüne sahip küçük bir grup var. Soğuk yalnızca bize soğuk J

Okyanusta yüzecek kadar olmasa da bize de iyi gelen bir soğuk, özellikle Paris’te 35 derecede geçen 10 günden sonra. Gidenler bilir, Paris’te pek klima bulunmaz, çoğu yerde vantilatör bile yoktur. Gece uyumak için ayaklara ıslak havlu sardıktan sonra, her türlü serinlik kabulümüzdür.

Dünyanın eğik eksenine sağlık, güneşin batışı 22.30. Alabildiğine kumsal, okyanus ve bitmeyen bir günbatımı!






Diğer durağımız Rotterdam. 

Şehircilik örneklerinden biri. İkinci dünya savaşının yıkıcılığından sonra belediyenin aldığı dahiyane karar: Dünya çapında tüm mimarlara kendini ispatlama şansının verilmesi! Ve sonuç, mimari olarak çığır açan bir şehir. 

Dikine mimari ile yeşil alanların uyumu. İş merkezleri ve yaşam alanlarının iyi bir planlamayla birbirine entegre edilmesi.

Benzer şeylere sadece birer cümle:
Bisiklet: tabii ki.


Türk popülasyonu; olmazsa olmaz.
Ot v.s.: Amsterdam kadar olmasa da, hemen hemen her parkta. (İpek’in alerjisi sebebiyle koşarak kaçıyoruz, yoksa teleskop balığı oluyor.)

Mimarinin, yaşadığımız hayata doğrudan etkili olduğunu kanıtlar nitelikte bir şehir.
Her şehir, zamanla içinde yaşayanların hayatını belirlemeye başlar. Kimi griye boğar delirtir, kimi yaşayanı sıradan hissettirerek bezdirir, kimi kendini bir şey zannettirerek yoldan çıkarır, kimi sahte özgürlükler vererek kontrol edilmesini kolaylaştırır.


Rotterdam; verimli olması beklenen bir halk için tasarlanmış bir şehir. Aklını özgür tutacak kadar yenilikçi, özgür hissedecek kadar ferah, sınırlarını hatırlatacak kadar düzenli. Seni dinlendirecek kadar sakin, kötü elektriğini atabilecek kadar enerjik. Para kazanma motivasyonu verecek kadar ihtişamlı ve pahalı; herhangi bir kuzey ülkesi kadar, bireysel ve yalnız.

Yine aynı fikirdeyiz, yaşaması değil gelip geçmesi güzel.





Hollanda’da son durağımız Delft. Meraklısı olanların porselenleriyle tanıdığı şehir.


Prototip bir şehir; Dutch mimarisi evler, küçük kanallar, çiçekli köprüler, merkez kilise, meydanda pazar yeri, küçük kafeler…

Mini mini bir şehir; porselen ve mikrobiyoloji konusunda dünyaya etkileri büyük olmuş.
İlginç bir şekilde, çılgınca turistik olmaktan kendini koruyabilmiş.



Peki nedir Hollanda gezisinin bilançosu: 

Binbir zahmetle kurulmuş; hatta birçok kez türlü sebeplerden yıkılmasıyla tekrar kurulmak zorunda kalan şehirler.

Ülkenin tamamının deniz seviyesinin altında olması sebebiyle, devletin şehirleri korumak için çözümler araması ve bunu itina ile vergilendirmesi.

Bazen klasik, bazen modern, bazen postmodern şehir mimarisinin en güzel örnekleri.

Birçok konudaki sınırsız özgürlüğe karşın, temizlik konusunda büyük cezalandırmalarla bilinç altına kazınmış temizlik alışkanlığı.

Karayollarının kasıtlı olarak kötü tutulmasıyla, halkın başka ulaşım araçlarına yönlendirilmesi.


Aklımızın bir köşesindekiler: Sahip olunan refahın, dünyanın geri kalanının sefaletine bağlı olduğu ve verilmiş özgürlükle, kazanılmış özgürlük arasındaki fark tabii ki.



Hollanda gezimizde, Amsterdam yok. Yıllar önce tecrübe etmiştik kendisini. Bir karşılaşmamızda anlatırız başımızdan geçenleri: Bir hafta boyunca sokak sokak gezişimizi, gay pride'a denk gelişimizi, İpek'in alerjiden geldiği hali, olaylar olaylar yani...



Yolculuğumuzun devamı Brüksel'da. Önceden köşe bucak gezmiş olmamıza rağmen, neden mi yeniden Belçika?

O da bir sonraki yazımızda :)

Celipe'nin Tatili - 1. Bölüm: Paris


Takip edenler bilir; Celipe, geçtiğimiz bir ayı seyahatler ile geçirdi. Bilmeyenler de şimdi öğrenmiş oldular. Sonunda dönüp dolaşıp Tivat’ımıza ve yeni evimize kavuştuk. Yeni ev ve onun maceraları başka bir yazının konusu. Yeni bisiklet ve onun maceraları ise bambaşka bir yazıyı bekleyecek. Bu sefer size, bir aylık seyahat boyunca başımıza gelenleri ve çıkarsamalarımızı anlatmaya çalışacağız. 

Buyrun o halde:

Amaç neydi de kendimizi 1ay yollara vurduk?



En büyük amaç, tabii ki Rammstein konseri idi. Daha doğrusu her şey, satışa çıktıktan 1dk sonra tüm dünya genelininde tükenen bilet alma savaşında, İpek’in mucize eseri bilet alabilmesiyle başladı. Tarih yaz ortası, yer de Paris olunca, plan kar topu gibi büyüdü haliyle.


Paris’e ilk gidişlerimizde; en büyüğünden en kıyıda köşede kalmış olanına, tüm müze ve ören yerlerini tavaf etmiş olduğumuzdan, bu yolculuğumuzu arkadaşlarımıza adamaya karar verdik  ve onlarla beraber Paris’in farklı noktalarında şehrin tadını çıkarmaya tabii ki.


Zaman içerisinde, gezilerimizden şunu öğrendik; bir şehir (özellikle bir büyük şehir), sen orada gelip geçici isen, büyülü bir hal alabiliyor. Turist isen demiyorum, yanlış anlaşılmasın, turist başka bir şey. Turist: Fotoğraf makinesinin arkasından dünyaya bakan, genelde her yere yetişmek için acelesi olan, en önemli yapıya bir selfilik vakit ayıran, genelde kendi ülkesinden insanlarla beraber yabancı bir ülkede sürü halinde hareket etmekten hoşlanan, tuhaf bir tür aslında. (Tabii ki istisnaların kalbi kırılmasın) Neyse konumuza dönelim.



Yaşadığın şehir, dünyanın en güzel köşesi bile olsa zamanla zorunluluklar içermeye başlıyor. Sokaklar; içinde yaşanan yerler olmaktan vazgeçip, içinden geçip gidilen yerler halini alıyor.


En güzel yapı, senin için aktarma yapman gereken metro durağının adı haline geliyor. Arkadaşlar işlerinde güçlerinde, yapılması gerekenler önde sen arkada, koşurmacalı ve başın önde bir duruma geliyor hayat.


Ama gelip geçiciysen durum başka; her sokak senin, zaman mefhumun yok, yapılması gerekenler bekleyebilir, arkadaşların sürekli yanında, her etkinlik için farklı farklı planların var. Tek yorgunluğun yürümekten ayaklarının tükenmiş olması ama çözüm bir apéro kadar yakında...

İşte tam da böyle oldu Paris bizim için. Özlediğimiz arkadaşlarla paylaşılan zamanlar. Yaşananları güncelleme durumu. Değişen simaların farkına varırken, değişmeyen hayat ortaklıklarına sığınıp kendini yeniden güvende hissetme hali. Tekrar anlamak ve anlaşılmak. 



Doğru söylediğine inandırmak için çabalamamak, inanmak için vakte ihtiyacının kalmaması. 

Olduğun gibi olmak, olduğu gibi bulmak. Özetle tekrar kendin olmak. 

Üstelik insanlarla beraber, anları paylaşmak için en doğru şehirde yapmak bunu...






Paris’teki son günümüz, tabii ki Rammstein günü. Şunu söyleyerek başlamalıyım belki; bu güne kadar yaklaşık 2000 tane gösteri (konser, tiyatro, dans, bienal v.s) yapmışımdır, bir o kadarını da izlemeye gitmişimdir. Ama sadece 3 kez bilet alıp yalnızca seyirci olarak bulundum bir yerlerde. Yani özetle, yalnızca seyirci olmayı pek bilmiyormuşum aslında. Örneğin seyirci ne zaman kapıya gider hiç fikrim olmadığı için 4 saat kadar güneş altında bekledik J Ya da mesela, gaza gelip sahne önüne çok yakın olduğumuz için pogocular arasında kaldık bir müddet. 



Ama detayları boşverip konsere gelecek olursak; yaşadığımız en komplike görsel sanat deneyimiydi diyebiliriz.  Ses, müzik, koreografi, atmosfer, ateş, fireworks... Her şey inanılmaz bir uyum içerisindeydi. 

Konser değil daha çok bir dine kabul ayini gibiydi. Dinin lideri sahneden, dünyanın dört bir köşesinden toplanıp gelmiş müritlerini, itinayla takdis etti. Anlatmakla olacak gibi değil, görsel sanatlara ilgisi olan biri, hayatında bir kere mutlaka tecrübe etmeli.


Gelelim özetlere; Paris’te

Nelere şaşırdık?


İlk olarak şehrin kimlik değiştiriyor olması bizi şaşırttı. Çok uzun süre sanatın ve bohemliğin merkezi kabul edildikten sonra, yeni jenerasyon Parisliler bu ünvandan sıkılmış gibi. Şehir, tüm dünyada yükselen sportif akıma ayak uydurmaya karar vermiş. 
Tüm şehirde neredeyse her sokakta yapılan bisiklet yolu çalışmaları bunun en görünen örneği. Şehir; her köşesinde sporla uğraşan insanlarla dolmuş, koşanlar, pilates yapanlar, toplu yogacılar, amatör spor buluşanları v.s.

İkinci sürpriz yaşam alanlarından geldi. Paris’in bazı dış arrondissementlarında yeni binalar yapılmış, bir kısmı hala yapılmakta. Alışılagelmiş yerel mimariden epeyce farklı, Türkiye’de türemiş bulunan rezidans yapılara daha benzer. Belki Türk müteahhitlerin  parmağı vardır, araştırmadık. Blog yapılar, geniş daireler, geniş balkonlar v.s. Farklı bir kültürün ürünü, eklektik, bir miktar yapay ama çirkin değil en azından.


Yeni trenler ve tren hatları eklenmiş, tertemiz, hiçbir tarafı kırık değil. Birileri “kırık pencere” teorisini okumuş sanki.  

Her yerde, genç yaşlı, çocuk büyük, kadın erkek, vızır vızır trotinet J Hayatı kolaylaştıran bir taşıt. Keyifli. Ama her yerde. Yaya mı, bisiklet mi, araç mı belli değil. Hızlı, motorlu, zaman zaman tehlikeli. Hem kendine hem çevresine. Seveni kadar nefret edeni de oluşmuş. Biz henüz kararsızız.  

Paris’te İngilizce konuşuluyor. Hem de gayet anlaşılabilir bir aksanla. Gençlik yeni bir tavır getirmiş. Çok da güzel olmuş. Paris’te yalnızca 1 gün geçirip “Ay bu Fransızlar da çok kaba, hiç İngilizce konuşmuyorlar” tayfası, kendine yeni bahaneler bulmak zorunda kalacak. Hem talep halinde İngilizce konuşuluyor, hem de çalışanların neredeyse hepsi çok kibar. Kabalıkta ısrarcı eski jenarasyonun temsilcileri yok değil ama artık azınlıktalar.


Nelere hiç şaşırmadık?

Bitip tükenmeyen turist kalabalığına. Her milletten, kesintisiz, her yerde. Ne zaman nerede kalabalıklaşacaklarının  tüyosuna sahipsen yolun hiç kesişmez, mis.

Tıklım tıkış, çiş kokulu metrolar... Hiçbir değişiklik yok, tıpkı bıraktığınız gibi...

Bir takım müzeler hala para kazanma kapısı olarak kullanılıyor. Mona Lisa ile selfi 20 euro J



En çok neleri özlemişiz?



Tabii ki en çok arkadaşlarımızı. Arkadaşlarımızla beraberkenki kendimizi. 

Nehir kenarında, köprü üstünde, parkta, bahçede, şurada, burada, her yerde apéroyu. 

Bir süreliğine de olsa büyük şehrin nabzını.

Çok ulusluluğun, özellikle festival zamanlarda yarattığı, müthiş kaosu.

İyi müziği, iyi bir sahnede, iyi bir ses ve ışık sisteminde hissetmeyi.


Sonraki yazı yolculuğun devamı üzerine; Celipe Hollanda'da!!!